Orta Anadolu Gezisi: Konya - Çatalhöyük - Beypazarı

26 - 29 Ekim 2013
 

29 Ekim Cumhuriyet Bayramını önceki senelerde olduğu gibi yine motor üzerinde kutlamayı Kurban Bayramından önce planlamıştım. Bayram Salı gününe denk geldiğinden hafta sonu ile birleştirip 4 günlük güzel bir motor turu düşünüyordum. Aslında Selçuk Ağabeylerin lastik izlerini takip edip Ayvalık, oradan da Midilli şeklinde bir plan yapmıştım. Fakat kanat adamım Alp'in vizesi olmadığı ortaya çıkınca rotayı Konya'ya çevirdik. Cuma günü Bukefalos'u yıkatıp ufak tefek eksikliklerini giderdim. Ben de saç, sakal tıraşımı olup motor kıyafetlerimin rüzgar kesici içliklerini taktım. Hava gezi boyunca güzel olduğundan kalın içlikleri takmadım. Onun yerine yanıma rüzgar kesici ve sıcak tutan teknik malzemeden yapılmış bir üst aldım. Önü fermuarlı olduğundan hava soğursa kaskımı çıkarmadan giyebileceğim.

 
 

26 Ekim Cumartesi

Sabah saat altıda alarm çalmadan uyandım. Sevgili karım Didem'i (evet sonunda ben de evliler kulübüne katıldım) uyandırmadan hazırlanıp Bukefalos'un yanına indim. Bütün eşyam arka çantaya sığdı. Depo üstü çantasına da yağmurluğu ve fotoğraf makinemi koydum. Bu geziye Canon 5D ve saz arkadaşlarını arkamda bırakarak çıkıyorum. Yanıma yeni gözdem Fuji X20'yi aldım. Bu gezi hikayesindeki tüm fotoğrafları bu marifetli ufaklık ile çektim. Hızlı objektifi sayesinde (F2) az ışıklı ortamlarda üç ayağa gerek duymadan güzel kareler yakaladım. Bir de 28mm yerine 24mm'den başlasaymış tadından yenmezmiş. Ama bu haliyle de ben çok memnun kaldım.

Hava puslu ve oldukça soğuktu. Umarım yağmurluğu kullanmak zorunda kalmam düşüncesi eşliğinde Hillside'a doğru yola koyuldum. Saat tam yedide buluşma noktasına ulaştım. Alp'i beklerken! biraz navigasyon ile oynadım. Yaklaşık on dakika sonra Alp de geldi. Eskihisar'a doğru gaz açtık. Ankara asfaltı sabahın bu saatleri için oldukça kalabalıktı. Bir de yol yapım çalışmaları olunca hızımız dur kalka kadar düştü. Bilsem otobandan giderim.

 


ve feribottayız...

 


Yurdumun meraklı insanı

 

Feribotta kahvaltıyı nerede yapacağımızı konuştuk. İki alternatifimiz vardı. Ya Karamürsel civarındaki Başdeğirmen tesislerinde ya da Yalova çıkışındaki Sepetçioğlu tesislerine gidecektik. Mevsimi ve saati göz önünde bulundurup Sepetçioğlu'nda karar kıldık. Hava hala açmamıştı. Feribotta çıkarırım dediğim içlikle Yalova'ya doğru yola koyuldum. Hatta elcik ısıtmaların kademesini ikiye aldım. Acaba kalın içlikleri monta taksa mıydım?

Sepetçioğlu'nda kuvvetli bir kahvaltı yapınca vücuduma güzel bir sıcaklık yayıldı. Güneş de bulutların arasından yüzünü gösterince, içime giydiğim teknik malzemeyi (adını koyamadım, hırka desem değil, yelek desem değil, mont da değil. Polara astar dikmişler.) çıkardım. Önümüzde keyifli bir yol var.

 


Sepetçioğlu

 


Bu fotoğraftan itibaren yemek fotolarına, motor gezilerimin vazgeçilmez konu mankeni, sevgili Alp eşlik edecek :)

 

Eskişehir Çifteler'e kadar yolu iyi biliyordum. Defalarca geçtiğim bu yolda sadece benzin molası verdik. Bilecik'ten sonra hava iyice açıp, güneş yükselince yol daha da keyifli hale geldi. Eskişehir'den sonra geniş ovalar başlayınca sevdiğimiz virajlar arkamızda kaldı. Bu uzun düzlüklerde biraz  gazlayıp Emirdağ'a geldik. İyi ki de geldik zira buradaki virajlar gelmek üzere olan uykumu kaçırdı. Emirdağ'ı inice bizi Türkiye'nin en büyük ovası karşıladı. Göz alabildiğince uzun düzlükler...

 


Akşehir civarı foto molası

 
 


Nasreddin Hoca ile özdeşleşmiş Akşehir'deyiz

 

Saat üçe doğru Nasreddin Hoca'nın memleketine ulaşmıştık. Karnımız acıkmaya başlamıştı. Motorları meydana bıraktıktan sonra Hocanın türbesini ziyaret ettik. Sevileni sahiplenen çok olurmuş. Bütün Orta Doğu'nun bildiği ve sahiplendiği Nasreddin Hoca'nın mezarının başka yerlerde olduğunu da iddia edenler var. Hatta doğduğu yer olan Sivrihisar'da bulunan bir taş sandukanın mezar taşında Nasreddin Hoca burada yatmaktadır yazıyormuş. Şimdi Sivrihisar Belediyesi de bir anıt mezar yaparsa şaşırmayın. Neyse ben bu mezar olayını işin uzmanlarına bırakayım. Zaten karnımız da epey acıktı.

 


Nasreddin Hoca'nın Türbesi

 


Nasreddin Hoca türbesi

 
 

Nasreddin Hoca'nın fıkralarını betimleyen heykellerin bulunduğu parkın içinden geçip tekrar motorlara bindik. Hedefimiz Akşehir Evi'ni ziyaret edip yöresel yemeklerle karnımızı doyurmak. Ev zaten meydana oldukça yakınmış. Motorları kapının hemen önüne bırakıp içeri girdik. Güzel restore edilmiş evin odalarını dolaştıktan sonra yemek siparişlerimizi verdik. Yaprak sarma, mercimekli börek, mantı ve yemeğin üzerine cila olarak peynir baklavası. Yemekler vasat, tatlı şahaneydi. Hatta şimdi düşünüyorum da neden iki dilim yemedim? Tamam normalde şeker ve şekerli gıdalar tüketmiyorum ama Antakya'da künefe, Antep'te baklava yemeden olmaz. Buraya da geldiyseniz bu tatlıyı yemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

 


Akşehir Evi

 
 

Akşehir Evi

Bu ev 1894 yılında Makedonya göçmeni, kereste tüccarı Hacı Yunus tarafından yaptırılmış. Nalbantzade Hacı Mustafa Efendi 1909 yılında evi 361 altın liraya satın almış. 1922'de tek katlı bölüm Rupen Usta'ya yaptırılmış. Uzun yıllar Tevfik ve Talat Koyuncu kardeşler bu evde yaşamış. 

1991 yılında idealist Akşehirli 16 genç tarafından satın alınan harap haldeki ev, gençlerin girişimi ve Akşehirli kurum ve kişilerin desteğiyle aslına sadık kalınarak restore edilmiş. Akşehir'in son yüzyıllık dönemini yansıtan ve Akşehirli ailelerce bağışlanan eşyalarla bir sivil müze, bir 'kültür evi' halini alan yapı, 11 Haziran 1994 tarihinde 'Akşehir Evi' adıyla hizmete açılmış. Ev bir müzeden çok, konuklarına kapılarını açan bir kafe tarzında, kullanılabilir bir özellik taşıyor.

1996 yılında Tarihi Türk Evlerini Koruma Derneği tarafından 'Ulusal Restorasyon Ödülü'ne layık görülen Akşehir Evi, 1998'de Akşehir Kültür, Sağlık ve Eğitim Vakfı'na vakfedilmiş.

Kaynak: Look at the tabela :)

 

 


Hatıra Fotosu :)

 


Yöresel yemekler

 


Peynir Baklavası

 


Akşehir Meydanı

 

Akşehir'den saat beşe doğru ayrıldık. Dümdüz, ova manzaralı duble yoldan saat altı gibi Konya'ya giriş yaptık. Hava kararmış sıcaklık, tipik kara iklimi gereği hemen düşmüştü. Konaklayacağımız Dervish Oteli navigasyon sayesinde hemen bulduk. Burası Mevlana Müzesi'ne oldukça yakın eski bir konak. Restore edilip otele çevrilmiş. Yedi tane odası var. Konağa girerken ayakkabılarınızı çıkarıp terlik giyiyorsunuz. Evet evet yanlış duymadınız terlik giyiyorsunuz. Sıcak bir ev ortamı yakalamaya çalışmış arkadaşlar. Çalışanlar oldukça ilgili. İki dakika içinde tüm lokantaları öğrendim. Zaten yola çıkmadan bir gün önce Hillside'ın soyunma odasında, Kemal'e Konya'ya gideceğimi anlatırken iki kişi kulak misafiri oldu. Sonra kendilerini tanıtıp bütün gidilesi yerleri ve lokantaları anlattılar. Meğer ikisi de Konya'lıymış. Tesadüfün böylesi...

Odamıza çıkıp biraz dinlendik. Oda çok büyük değil ama tavanları yüksek, camları büyük olduğundan ferah geldi gözüme. Duşu, tuvaleti de vasat üstü. Yataklar sert ve rahat, çarşaflar temizdi. Ha bu fiyata Konya Rixos'ta da kalabilirsiniz ama hem eski şehir merkezinde olması hem de kültür turizmine daha uygun yapısıyla burayı tercih ettik. Otel çalışanı Adem'in tavsiyesi üzerine Konak Konya Sofrası isimli lokantaya gittik. Otelden on dakika yürüme mesafesindeydi. Hava biraz daha soğumuştu, neyse ki teknik giysim var :). Lokanta eski bir konaktan bozma. Yemeğinizi odalarda yiyorsunuz.

 


Bamya Çorbası

 

Yemeğe Konya'nın meşhur bamya çorbası ile başladık. Yanında gelen pide ile beraber bir güzel hüplettik. Ara sıcak olarak yaprak sarma ve kıymalı börek geldi. Bu arada yemekte demir hindi şurubu içiyoruz. İlk yudumda maziye gittim. Eskiden bizim lisenin (İstek Acıbadem Lisesi) keşkek gününde verirlerdi bu şurubu. Şimdi ne keşkek günü kaldı (keşkeğin yapılması zor diye pilav gününe döndü) ne de demir hindi şurubu. Börek ve yaprak sarmasının fazla bir özelliği yoktu. Annemi yaptığı sarmanın yanına bile yaklaşamadı.

Daha sonra ana yemekler geldi. Biz hepsinden bir porsiyon isteyip Alp ile paylaştık. Böylece hepsinin tadına bakabildik. Hepsi derken ekmek salması, Konya tiriti, sebzeli közleme ve fırın kebabı. Ne yalan söyleyeyim bir lezzet patlaması yaşamadık. Ya lokantadan ya da biz beklentilerimizi fazla yüksek tutmuştuk.

Yemeğin üzerine de höşmerim (un helvası) ve saç arası yedik. Saç arası biraz ağır geldi. Höşmerim güzel ama Kastamonu'da yediğim kaşık helvası ile boy ölçüşemez. Bütün bu yemeklere 85TL verip mekandan ayrıldık. Şimdi sırada sema gösterisi var.

 


Yaprak sarma, kıymalı börek

 


Ekmek Salması, Konya Tiriti, Fırın Kebabı, Sebzeli Közleme

 


Saç arası, Höşmerim

 


Sema gösterisine gelen motorcu arkadaşlar

 

Sema gösterisinin yapılacağı Mevlana Kültür Merkezi, lokantadan yürüyerek 10 dakika sürdü. Burada her Cumartesi akşamı saat dokuzda ücretsiz sema gösterisi yapılıyor. Şeb-i Arus zamanı ise ancak biletle giriş yapabiliyorsunuz. Bilmeyenler için Şeb-i Arus ile ilgili kısa bir not düşeyim. Her sene Mevlana'nın öldüğü gün olan 17 Aralık'ta, Şeb-i Arus merasimleri yapılır. Mevlana ölüm gününü Hakk'a kavuşacağı için  "Düğün Günü" saymıştır.

Kültür Merkezinin önünde sıra sıra onlarca motor vardı. Bizden başka Konya turu yapan motorcular da var demek. Gerçi onlar oldukça kalabalık bir grupla gelmişler.  Güvenlikten geçip içeri girdiğimizde sema merasiminin içeriği hakkında bir konuşma yapılıyordu. Salonun yarısından fazlası doluydu. Kendimize güzel bir yer seçip bu mistik merasimi seyretmeye başladık.

 


Mevlana Kültür Merkezi

 

MEVLEVÎ AYİNİ (SEMA TÖRENİ)

Semahaneye sükûnet ve huzur hakimdir. Sol tarafta kırmızı renkli bir post, ortada semazenlerin oturacakları beyaz postlar, sağ tarafta ise mutrıbhane bulunmaktadır. Mutrıb ve semazenler sırayla kırmızı renkli posta selam vererek semahanedeki yerlerini alırlar. Bu sırada semazenlerin sol kolları sağ omuzlarını, sağ kolları sol omuzlarını tutar pozisyondadır. Buna niyaz vaziyeti denir. Bütün herkes yerini aldıktan sonra, Post-nişin semahaneye girer ve posta selam verdiğinde, mutrıb ve semazenler de selam verirler.
Post ile mutrıb arasında ve üzerine sadece “Hakikate varan yolu” bilen Postnişin’in basabileceği hayali bir çizgi vardır. Bu çizgiye Hatt-ı istiva denir. Postnişin bu çizgiden posta kadar yürür ve tekrar selam verilir. Postun kırmızı rengi “Tecellî” yi, Şeyh ise Hz. Mevlânâ’yı sembolize eder. Hatt-ı Istıva semahaneyi ikiye böler. Semahanenin sağ tarafı maddi alemi ve nüzül’ü (iniş, düşüş), sol tarafı ise manevi alemi ve uruç’u (yükseliş) remzetmektedir.

 
 
NAAT
Herkes yerini aldıktan sonra naathan tarafından naat’a başlanır. Naat, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e olan sevgi ve saygının ifade edildiği bir kaside türüdür. Şiir, Hz. Mevlana’ya, bestesi ise Itri’ye aittir. Rast makamında olan bu eser recitativo (konuşur gibi) tarzda okunur. Naat’i takiben, kudümden bir kaç darp duyulur. Bu darb Allah’ın “OL” emrinin sembolüdür.
 
NEY TAKSİMİ
Sonra Ney taksimi başlar. Neyzen rast makamından icra edilecek ayinin makamına bir geçiş yapar. Bu İsrafil’in “Sûr” u üflemesidir. Her şeye can veren nefesi simgeler.
 
PEŞREV
Ney taksiminden sonra, peşrev adı verilen, 28 zamanlı devrikebir usulünde ve okunacak ayinin makamında bestelenmiş saz eseri çalınmaya başlanır. Bu sırada Postnişin ve semazenler peşrevin ilk darbından sonra ellerini sertçe yere vurarak ayağa kalkarlar. Bu hareket Allah’ın “ol” emrinden sonra herşeyin “olduğu”nun sembolüdür. Aynı zamanda kabirden kalkmayı da sembolize etmektedir.
 
 

DEVR-İ VELEDÎ (SULTAN VELED DEVRİ)
Peşrev sırasında Postnişin ve semazenler semahaneyi üç kere yürürler. Bu yürüyüş maddi alemden manevi aleme yükselişi remzetmektedir. Bu üç tur sırasıyla, “ilm-el yakin, ayn-el yakin, ve hak-el yakin” denen, bilme, görme, olma mertebelerine işaret eder. Bu yürüyüş Hakikat yoluna önceden o yolu bilen bir rehber ile güvenle gidileceğini sembolize etmektedir. Devr-i Veledî sırasında kırmızı renkli postun önüne gelen postnişin veya semazenler karşılıklı olarak birbirlerine niyaz ederler. Bu, ruhun ruha, canın cana selamı şeklinde ifade edilir. Niyaz sırasında sağ ellerini de hırkalarının içinden kalplerine götürür ve ayak mühürlerler. Ayrıca Hatt-ı istıva geçilirken de niyaz edilir. Şeyhin posta geçmesi ile Devr-i Veledî biter. Kısa bir taksim ile ayin icrasına geçilir.

 
 

1. SELAM
Bu bölüm 8 yada 14 zamanlı usullerden bestelenmiş sözlü bir müzik eşliğinde gerçekleşir. Müzik başladığında semazenler üzerlerindeki siyah hırkayı çıkartırlar. Bu hakikate doğmayı remzeder. Niyaz vaziyetine giren semazen bir rakamını andırır. Bu Allah’ın birliğini sembolize etmektedir. Semazenbaşı Post’un karşısına geçerek, Postnişin’den “Sema’a destur almak” için niyaz eder. Bu niyaza Semazenler de katılır. Şeyhin destur vermesi ile semazenler sırayla Şeyh Efendi’nin elini öperler. O da onların sıkkelerini öperek semayı başlatır. Semada kollar iki yana açık ve sağ el yukarı sol el aşağı doğru durmaktadır. Gözler de kısık olarak sol elin baş parmağına bakmaktadır. Bu Hak’dan aldığını eşit olarak Halka dağıtmayı sembolize eder. Sema sırasında semazenler sağdan sola doğru her dönüşlerinde içlerinden “AL-LAH” demektedirler. Semazenlerin arasında, onların semahanede dolaşmalarını idare etmek üzere semazenbaşı dolaşır. Bu bölüm , tasavvufun Şeriat mertebesini; yani İnsanın bilgiyle hakikate doğarak, Yüce Yaradan’ı ve kendi kulluğu idrak etmesini remz eder. Selam sonlarında Postnişin, post önüne doğru ilerleyerek bazı dualar okur ve bir sonraki selamdaki sema için tekrar izin verdiğini belirtir. Postnişin, son semazenin de semaya katılması ile Semazenbaşı ile niyazlaşıp, postun gerisine çekilir.

2. SELAM
Müziğin aniden bitirilmesiyle 9 zamanlı evfer usulüyle bestelenmiş ikinci selama geçilir. Bu bölüm biraz daha ağırdır. Usulün farklı yapısından dolayı insanı düşünmeye zorlar. Semazenler de müziğe uyup ani olarak semayı bırakırlar ve niyaz vaziyetinde yüzleri semahanenin ortasına (kutuphane) bakacak şekilde ikişerli veya üçerli olarak omuz omuza gelip dururlar. Selam verdikten sonra birinci selamdaki gibi sırayla postnişin’in önünden geçerler ama bu sefer el öpmeden hemen semaya katılırlar. Bu bölüm tasavvufun Tarikat mertebesini; yani yaratılışdaki nizamı, azameti müşahade ederek, Allah’ın kudreti karşısında hayranlık duymayı remz eder.
 
 
3. SELAM
Bu Selamda üç farklı usul ve giderek hızlanan tempo vardır. İlk olarak 28 zamanlı devrikebir usulü, sonra 10 zamanlı aksak semai usulü ve son olarak 6 zamanlı yürüksemai usulü kullanılmıştır. 6 zamanlı bölümde tempo yavaş yavaş hızlandırılarak müzikteki tansiyon yükseltilir. Semazenler 2. selamda olduğu gibi semaya başlarlar. Burada Hakikat mertebesi; yani hayranlık ve minnet duygusunun aşka dönmesi ve aklın aşka kurban edilmesi remzedilir. Bu tam bir teslimiyettir, Allah’a vuslattır ve Sevgilide yok oluştur. Bu mertebe islamiyet haricindeki hemen bütün ezoterik öğretilerde en yüksek derece olarak ifade edilmektedir. Nirvana, Osiris gibi... Bu mertebe yok olmayı hedefler (Fenafillah). İslamiyetteki en yüksek derece ise, bir sonraki selamda varılacak olan kulluk makamıdır. Bu makam, nefsinde yok olup Allah ile var olmakdır (Bekabillah).
 
4. SELAM
Bu bölüm yine 9 zamanlı evfer usulüyle bestelenmiştir. Bir önceki selamdaki ritmin sarhoşluğundan bir anda insanı gerçeklerle başbaşa bırakırcasına çok ağır olarak icra edilir. Semazenler önceki selamlarda olduğu gibi semaya başlarlar. Ancak, Semazenler semahaneye yayıldıktan sonra önceki selamlarda olduğu gibi semahaneyi dönmezler, bulundukları yerde sema ederler. Bu selama postnişin ve semazenbaşı da katılırlar. Ancak, onlar hırkalarını çıkartmadan, sol eli ile hırkasının sağ tarafını bel hizasından, sağ eli ile de yakasından tutup ve yakasını hafifçe açarak sema ederler. Burada, İslamdaki en yüksek mertebe olan, marifet mertebesi yani; insanın manevi yolculuğunu tamamlayıp, kaderine razı olarak yaradılışdaki vazifesine, kulluğuna dönüşü remzedilmekte ve “Bütün mana mertebelerini bilsen de, ulaşsan da, asla kulluktan vaz geçme, en yüce makam ve mertebe kulluktur. Fakat bilenle bilmeyen bir değildir.” urgulanmaktadır. Bu selamın bitiminde sazlar “Son Peşrev” (8 zamanlı) ve “Son Yürüksemai” (6 zamanlı) adı verilen saz eserlerini çalarlar. Saz eserleri 3. Selamın sonunda oluğu gibi coşkulu olarak sürerken, yürük semai bölümünün bitmesi ile beraber bir saz tarafından taksim yapılır. Bu taksim ile son mertebe olan kulluk makamının lezzetiyle coşmuş gönüller yavaş yavaş sakinleşmeye bırakılır. Postnişin’in posta dönmesi ile birlikte taksim biter ve Kur’an-ı Kerîm okunmaya başlanır.
 
 
KUR’AN-I KERİM
Kuran okunmaya başlanmasıyla beraber semazenler semayı bırakarak, diğer selamlardaki gibi semahanenin kenarına çekilirler ve bulundukları yere otururlar. Kuran’ı bu şekilde dinlerken, içlerinden biri herkesin hırkasını giydirir. Kur’an-ı Kerim’den muhakkak surette “Maşrık da Allah’ındır, mağrib de. Hangi tarafa dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır. Çünkü Allah Vasî’dir, Âlim’dir.” mealindeki ayet okunur (Bakara-115).
 
NİYAZ
Kuran’ın bitiminden sonra Postnişin “Fatiha” der. Bu Fatiha Suresi gizli olarak okunduktan sonra ayağa kalkılır. Bazen, Semazenbaşı tarafından Mevlevi Gülbankı denilen özel bir farsça dua okunur. Bu duada, bütün peygamberlere, şehitlerimize ve bütün inanananlar ile, devletimizin selameti zikredilmektedir. Dua bitiminde tekrar fatiha okunur ve Gülbank Postnişin’in “Hû diyelim” sözüyle biter. Bütün mutrıb ve semazenler yüksek ve düz bir sesle “Hû” derler.
 
FİNAL
Sonra Postnişin semazenler ve mutrıb ile ayrı ayrı selamlaşır ve semahane yine Şeyh Postuna selam verilerek huzur, huşû ve sükûnet içinde terkedilir.
 
AÇIKLAMALAR
HIRKA : Siyah renklidir. Mezarı temsil eder. Semazen hırkasını çıkartmakla manen ebedi aleme, hakikate doğar.
MUTRIB (MUTRIBÂN): Müziği icra edecek olan saz ve ses topluluğu.
MUTRIBHÂNE : Mutrıbânın oturduğu mekân.
NİYAZ VAZİYETİ : Sol el ile sağ omuzu, sağ el ile de sol omuzu (çapraz bir şekilde) tutarak ve sap ayak başparmağı sol ayak başparmağı üzerine basarak (ayak mühürlemek) durmaktır. Allah’ın birliğine şahadet eder.
POST : Koyun derisinden yapılır ve manevi makama işaret eder. Kırmızı renk tecelli rengidir. Bu yüzden Şeyh postları kırmızı olur.
POSTNİŞİN : Posta oturma yetkisi bulunan Şeyh
SELÂM : 1. Postnişin, semazen ve mutrıbanın gönüllerinden gönüllere yaptıkları harekettir. Baş hafifçe öne eğilir, sağ el kalbin üzerine götürülerek ve ayak mühürleyerek yapılır. Semazenler semaya çıkarlarken niyaz vaziyetinde de selam verirler. 2. Ayindeki sözlü bölümlerin her biri. 
SEM : Müziğe uyarak sağdan sola doğru dönmektir. Alemdeki her şey dönmektedir (elektrondan-galaksilere kadar). Sema işte bu var oluş gerçeğini vurgulamaktadır. Semada kul hakikate yönelir, akıl ve aşkla yücelip nefsini terk eder. Böylelikle Hakk’da yok olur. Sonra olgunluğa ermiş kamil bir insan olarak tekrar kulluğa döner. Artık O, bütün yaratılmışlara sevgi ve hizmet için vardır.
SEMÂHÂNE : Sema yapılan mekan. Kainatı temsil eder.
SEMÂZEN : Sema eden kişi.
SIKKE : Keçeden yapılan bir cins külah. Mezar taşını remzeder.
TENNÛRE : Beyaz elbise. Nefsin kefenidir.

Kaynak: http://rumimevlevi.com/tr/topluluklar/mevlevi-ayini-toren-toplulugu/1616-mevlevi-ayini-sema-toreni

 
 

Töreni büyük bir ilgiyle izledim. Aslında bu mevleviler için bir ibadet. Biz onların bu ibadetini seyrediyoruz. Tören öncesinde flaşlı fotoğraf çekilmemesi, cep telefonlarının kapatılması, tören esnasında salon içinde gezinilmemesi şeklinde uyarılar yapıldı. Fakat yurdum insanı bunların hiç birini dikkate almadı. Salonda sürekli bir uğultu, bebek ağlamaları, çocuk sesleri, flaşlı çekim yapan şuursuzlar, zırt pırt yerinden kalkıp seyredenleri rahatsız edenler, kısaca bilinçsiz ve saygısız bir topluluk vardı. Bence bu gösterilere bilet kesilmeli. En azından gerçekten merak eden gelir. Ücretsiz olunca çoluk çocuk gelmişler. Sıkılınca da kalkıp gidiyorlar.

Tören sonrası dışarıda bizi buz gibi bir hava karşıladı. Hızlı adımlarla Dervish Konağı'na yollandık. Sabah erken kalkmış, üzerine motor tepesinde 600km yol yapmış, iyi bir uykuyu hak etmiştik.

1. Bölümün sonu

Share |

Yayın Tarihi: 31 Ekim 2013

Diğer gezi hikayeleri için buraya tıklayın

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.