Orta Anadolu Gezisi: Konya - Çatalhöyük - Beypazarı

26 - 29 Ekim 2013
 

27 Ekim Pazar

Güneşli bir Konya sabahına uyandım. Saat yediyi gösteriyordu ama dün gece kış saatine geçtiğimiz için kendimi sekizde uyanmış varsaydım. Biraz Instagram'da foto baktım. Alp de uyanınca hazırlanıp kahvaltıya indik. Kahvaltıda bizi taze sıkılmış nar ve portakal suyu karşıladı. Ben ikisini karıştırmayı çok severim. Sonra da tahin ve pekmezi gördüm. Onları da karıştırmayı çok severim. Aslında çok yemeyelim dedim Alp'e. Ne de olsa etli ekmekler bizi bekliyor.

 


Derviş Otel

 

Konağımızın kapısında, terlikleri arkamızda bırakıp ayakkabılarımızı giydik. Konağın fotoğrafını çekip Selçuklu'nun başşehrini gezmeye başladık. Önce otelin sokağının bir paralel altında yer alan İstiklal Harbi Şehitleri Abidesini ziyaret ettik. Müze kısmı henüz açılmamıştı. Sadece dışarıdan fotoğraflayabildik. Müzenin önünde bayraklı yol denilen bir bölüm var. Burada tarihte kurulan 16 Türk Devletinin bayrakları ve karşılarında 16 Türkiye Bayrağı dalgalanıyor.

 


Karşılama Kubbesinden Mevalana Müzesi Manzarası

 
Abide binası Selçuklu Mimarisine uygun şekilde inşa edilmiş. Konya Belediyesinin internet sitesinde yapı ile ilgili şu bilgilere ulaştım:

Karşılama Kubbesi
Selçuklu ana giriş kapısı ile bayraklı yol arasında yer alan karşılama kubbesi özel motif taş işçiliği ile bezenmiştir. Selçuklu mimarisi tarzındaki kubbe kompleksin anıtsal bölümlerinden biri olup, aynı zamanda yürüme yolları için toplanma noktası özelliği taşımaktadır.Hemen yan tarafında bulunan arkatlı yolda ana yürüme aksıyla birleşen yeni bir yürüme alanı oluşturmaktadır ve geçiş kapısı özelliğindedir. Selçuklu kapısı, karşılama kubbesi, arkatlı yol ve Üçler Mezarlığının sınırladığı alan aynı zamanda bir toplanma ve tören alanı olarak planlanmıştır.

Selçuklu Giriş Kapısı:
Konya'nın tarihi dokusuna uygun olarak Selçuklu tarzında taş kaplama, özel taş oyma desenler, kündekari ahşap işçiliği ve girişin sağ ve solunda 2 adet selsebil ana giriş kapısını oluşturmaktadır. Giriş kapısı üzerindeki taş oyma Selçuklu Mukarnası girişin anıtsal görünümünü tamamlamaktadır. Şehitliğe 5 bin parçadan oluşan kündekari yapımı kapıdan girilmektedir. Kapıda bir tek çivi, menteşe bulunmamaktadır.

 


Bayraklı Yol

 

Bayraklı yolu arkamızda bırakıp Mevlana Müzesine doğru yürüyüşe geçtik. Güneşi arkamıza alarak hem kemiklerimizi ısıtıyor hem de müzenin güzel fotoğraflarını çekiyorduk. Ben Nisan ayında Efes Müzesini gezerken yenilediğim müze kartımla giriş yaptım. Hemen hemen tüm müzelerde geçerli olan bu kart oldukça pratik. Alp de kendine "Müze Kart" çıkarttı. Önümüzdeki büyük turist grubunu bertaraf edip Mevlana Müzesini gezmeye başladık. Tabi öncelikle kim bu Mevlana?

Mevlâna (1207-1273)

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur.

Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı.

Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti.

Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi.

Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

Kaynak: http://www.kulturvarliklari.gov.tr/TR,43871/mevlananin-hayati.html

 


Mevlana Müzesi

 
Mevlana Müzesi

Bugün müze olarak kullanılmakta olan Mevlâna Dergâhı'nın yeri, Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi iken bahçe, Sultan Alâeddin Keykubad tarafından Mevlâna'nın babası Sultânü'l-Ulemâ Bâhaeddin Veled'e hediye edilmiştir.

Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 tarihinde vefat edince türbedeki bugünkü yerine defnedilmiştir. Bu defin gül bahçesine yapılan ilk defindir.

Sultânü'l-Ulemâ'nın ölümünden sonra kendisini sevenler Mevlâna'ya müracat ederek babasının mezarının üzerine bir türbe yaptırmak istediklerini söylemişlerse de Mevlâna "Gök kubbeden daha iyi türbe mi olur" diyerek bu isteği reddetmiştir. Ancak kendisi 17 Aralık 1273 yılında vefat edince Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled Mevlâna'nın mezarı üzerine türbe yaptırmak isteyenlerin isteklerini kabul etmiştir. "Kubbe-i Hadra" (Yeşil Kubbe) denilen türbe dört fil ayağı (kalın sütun) üzerine 130.000 Selçukî dirhemine Mimar Tebrizli Bedrettin'e yaptırılmıştır. Bu tarihten sonra inşaî faaliyetler hiç bitmemiş 19. yüzyılın sonuna kadar yapılan eklemelerle devam etmiştir.

Mevlevî Dergâhı ve Türbe 1926 yılında "Konya Âsâr-ı Âtîka Müzesi" adı altında müze olarak hizmete başlamıştır.1954 yılında ise müzenin teşhir ve tanzimi yeniden gözden geçirilmiş ve müzenin adı "Mevlâna Müzesi" olarak değiştirilmiştir.

Müze alanı bahçesi ile birlikte 6.500 m² iken, yeri istimlak edilerek Gül Bahçesi olarak düzenlenen bölümlerle birlikte 18.000 m²ye ulaşmıştır.

Müzenin avlusuna "Dervîşân Kapısı" ndan girilir. Avlunun kuzey ve batı yönü boyunca derviş hücreleri yer almaktadır. Güney yönü, matbah ve Hürrem Paşa Türbesi'nden sonra, Üçler Mezarlığı'na açılan Hâmûşân (Susmuşlar) Kapısı ile son bulur. Avlunun doğusunda ise Sinan Paşa, Fatma Hatun ve Hasan Paşa türbeleri yanında semahane ve mescit bölümleri ile Mevlâna ve aile fertlerinin mezarlarının da içerisinde bulunduğu ana bina yer alır.

Avluya Yavuz Sultan Selim'in 1512 yılında yaptırdığı üzeri kapalı şadırvan ile "Şeb-i Arûs" havuzu ve avlunun kuzey yönünde yer alan selsebil adı verilen çeşme, ayrı bir renk katmaktadır.

Kaynak: http://www.kulturvarliklari.gov.tr/TR,43870/konya---mevlana-muzesi.html

 


Selimiye Camii

 

Mevlana Müzesi içinde nedense fotoğraf çektirmiyorlar. Önce orada yatanlara saygıdan sandım ama şuursuzun birisi yazılı uyarılara rağmen fotoğraf çekince işin aslını öğrendim. Güvenlik görevlisi azarlayan bir ses tonu ile fotoğraf çeken kişiyi uyardı. Flaş tarihi dokuya zarar veriyor dedi. O zaman flaşsız fotoğraf çekebilmemiz lazım. Ama görevliye bu düşüncelerimi açmadım. Bunlar kraldan kralcı oluyorlar ve muhtemelen anlattıklarımı anlamayacaktı.

Müzeden çıkınca Mevlana Caddesi üzerinde yürümeye başladık. Amacım yakındaki Bolu Lokantasında ilk etli ekmeğimi yemekti. Gelin görün ki günlerden Pazar olması nedeniyle kapalıydı. Biraz Adem'e söylendim. Hani Pazar günü açık oluyordu esnaf lokantaları? Şansımızı Hacı Şükrü'de denemeye karar verdik. Neyse ki Google Maps var. Elimizle koymuş gibi buluyoruz mekanları. Alaaddin Tepesine doğru yürümeye başladık. Bu arada gördüğümüz bir çay ocağına çöküp esnafla beraber çay keyfi yapmayı da ihmal etmedik.

 


Çay molası

 

Mevlana Caddesi üzerinde bir Selçuklu Camisi görüp içine giriyoruz. Daha doğrusu Alp içine giriyor ben ayakkabılarımı çıkarmaya üşendiğim için kapısından içeri şöyle bir göz atıyorum. Mihrabın ve minberin bir fotosunu çekip yola devam ediyoruz.

İplikçi Camii

Alaeddin Caddesi üzerindedir. Şemseddin Altınoba tarafından1201 yılından sonra yaptırılmış, Somuncu Ebubekir tarafından genişletilmiş, yenilenmiştir. (1332) Cami iplikçiler çarşısında bulunduğu için İplikçi Camii adını almıştır. 1951-1960 Klasik Eserler Müzesi olarak kullanılan camii, 1960 yılında tekrar ibadete açılmıştır.

Kaynak: www.konya.bel.tr

 


İplikçi Camii

 


Alaaddin Tepesindeki Şehitler Anıtından, Mevlana Caddesine bir bakış

 

Mevlana Caddesi'nin sonunda bizi Alaaddin Tepesi karşıladı. Havuzlu merdivenlerin hemen üzerinde Şehitler Anıtı bulunuyor. Tepenin en önemli yapısı olan Alaaddin Camii ve onun kümbetlerini gezmek için tepeye çıkıyoruz. Etrafta Türkten çok Suriyeli var. Gruplar halinde çevrede dolanıyorlar.

 


Alaaddin Camii

 
Alaaddin Camii

Câmi, en eski Selçuklu eserlerinden olup, Alâaddin Tepesi üzerinde inşa edilmiştir. Selçuklu Sultanı I.Rükneddin Mesud (1116-1156) zamanında yapımına başlanmış ve I.Alâaddin Keykubad zamanında tamamlanmıştır (1221). Câmi avlusunda I.Mesud, Kılıç Arslan, II.Rükneddin Süleyman, I.Gıyâseddin Keyhüsrev, I.Alâaddin Keykubad, II.Gıyâseddin Keyhüsrev, IV.Kılıç Arslan ve III.Gıyâseddin Keyhüsrev'in mezarları bulunmaktadır.

 


Alaaddin Camii

 


Çinilerle süslenmiş mihrap

 

Camii İslam mimarisi yapı tarzında inşa edilmiştir. Üzeri ağaç ve toprakla örtülmüştür. İçerisi Sütunlar ormanın andırmaktadır. Bizans ve klasik devirlere ait 41 taş mermer sütundan ibarettir. Camiinin en ilginç taraflarından birisi de minberidir. Minber abanoz ağacından birbirine geçmiş olup, Anadolu Selçuklu ahşap işlemeciliğinin en güzel örneklerdir. 1155 yılında Ahlat'lı Mengum Berti tarafından yapılmış bir şaheserdir. Çinilerle süsül mihrabın önünde çini süslü kubbesiyle örtülmüş bir saha mevcuttur. Mihrap ve kubbelerin çinileri kısmen sökülmüştür.

Kaynak: www.konya.bel.tr

 
 

Selçuklu Sarayı’nın yakınında yapılan bu caminin kuzeye açılan kapısı üzerindeki dört satırlık kitabesinden Sultan Alâeddin Keykubat tarafından tamamlandığı yazılıdır. Bunun sağ tarafındaki mermer üzerine iki satırlık kitabede ise mimarının Dımaşklı Mehmet bin Havlan, mütevellisinin de Atabeg Ayaz olduğu yazılıdır. Caminin cümle kapısı üzerindeki üç satırlık Arapça kitabede de Sultan Alâeddin Keykubat zamanında, 1220’de Atabeg Ayaz’ın kontrolünde tamamlandığı yazılıdır. Beş satır halindeki bir diğer kitabede de caminin yapımına Sultan I.Keykavus’un emri ile 1219’da Atabeg Ayaz kontrolünde başlandığı yazılıdır. Giriş kapısının sağındaki bir başka dört satırlık Arapça kitabede ise cami ile türbenin Kılıçarslan’ın oğlu Sultan Keyhüsrev’in oğlu Alâeddin Keykubat’ın 1219 yılında Atabeg Ayaz kontrolünde yapılmasını emrettiği yazılıdır. Giriş kapısının kemeri üzerindeki yuvarlak bir çini panonun içerisinde de iki Arapça yazı bulunmaktadır. Bunlarda Sultanın unvanları belirtilmiş ve diğer yazıda da 1220 yılında Kerimüddin Erdişah tarafından yapıldığı yazılmıştır. Kerimüddin Erdişah’ın kim olduğu ve ne gibi görevlerde bulunduğu bilinmemektedir. Bu kitabelerden başka caminin batı duvarında iki kitabe daha bulunmaktadır. Bunların her ikisinde de Sultan Alâeddin’in ismi Keykubat olarak geçmektedir. Doğu tarafındaki kapı üzerinde de Konya Valisi Sururi Paşa tarafından 1889-1890 yılında Sultan II.Abdülhamid’in fermanı ile harap durumda olan ve bazı yerleri yıkılmış olan caminin onarıldığı yazılıdır.Cami içerisindeki ahşap minberin kitabesinde de Sultan I.mesut ile oğlu II.Kılıçarslan’ın isimleri ve minberi yapan usta Ahlatlı Hacı Mengüberti’nin isimleri yazılıdır.  

Kaynak: www.konya.gov.tr

 


Abanoz ağacından yapılmış minber

 

Caminin mermer mihrabı ve abanoz ağacından yapılmış minberi beni oldukça etkiledi. Çini, mermer ve ahşap işçilikleri çok muazzam. Camiyi gezdikten sonra hemen arka taraftaki kümbetlerin yanına gittik. Bu anıt mezarları da gördükten sonra Alaaddin Tepesinden aşağıya indik.  İnce Minare tüm güzelliğiyle karşımızdaydı.

 


Alaaddin Camisinden şehre bakış

 


Kümbet

 

Sultanlar Türbesi

Alaeddin Camii içinde kuzeyde, klasik Selçuklu türbeleri tipindedir. Gövdesi kesme taşlardan on yüzlü prizma şeklinde yükselmiş, üzeri tuğladan on köşeli bir pramitle örtülmüştür. Türbe, Sultan Kılınçaslan tarafından yaptırılmıştır. Türbede sekiz çinili sanduka vardır. Aşağıda isimleri yazılı Selçuklu Sultanları; Sultan Mesud I, Kılınçaslan II, Rükneddin Süleymen II, Gıyaseddin Keyhüsrev I. Alaeddin Keysubat I. Gıyaseddin Keyhüsrev II, Kılınçaslan IV, Gayseddin Keyhüsrev III medfun bulunmaktadır.

Kaynak: http://konya.bel.tr/sayfadetay.php?sayfaID=223

 


Alaaddin Tepesi Parkları

 


İnce Minare

 

İnce Minare (Taş ve Ahşap Eserler) Müzesi

Konya İli, Selçuklu İlçesi'nde, Alaaddin Tepesi'nin batısındadır. Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus Devrinde Vezir Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından, hadis ilmi öğretilmek üzere 663 H.(1264 M.) yılında inşa ettirilmiştir. Yapının mimarı Keluk bin Abdullah'tır.

Darü-l Hadis Selçuklu Devrinin avlusu kapalı medreseleri grubundadır. Tek eyvanlıdır. Doğusunda yer alan taçapı, Selçuklu Devri taş işçiliğinin en güzel örnekleri arasındadır.

Giriş kemerinin iki tarafında yer alan üçer küçük sütun ve kemer kavsarası bitkisel ve geometrik motiflerle süslüdür.

Taçkapıdan çapraz tonozlu mekâna geçilmektedir. Cepheden bakıldığında fark edilemeyen bu mekân, binanın esas eyvanı için simetri teşkil etmektedir. Bu mekânın yan duvarlarındaki iki adet niş mimariye estetik kazandırmıştır.

 
 

Çapraz tonozlu giriş bölümünden divanhaneye girilir. Ortasında havuzu bulunan üzeri kubbeli, kare planlı avlunun güney ve kuzeyinde beşik tonozlu dikdörtgen planlı öğrenci hücreleri bulunmaktadır. Kubbeye geçiş pandantiflerle sağlanmıştır. Kubbe kasnağında kûfi yazı ile "El-Mülkü-Lillah" "Ayet'el Kürsi" yazılıdır. Yapı ışığını, mazgal ve dikdörtgen pencereler ile kubbede yer alan fenerden sağlamaktadır.

Girişin karşısında avludan üç basamakla çıkılan basık tonozlu eyvan yer almaktadır. Eyvanın iki yanında kare planlı, kubbeli birer dershane odası vardır.

Anıtsal yapının ön cephesi kesme taştandır ve yan duvarlarının dış cepheleri moloz taştan yapılmıştır. İç mekânlarda tuğla hem statik, hem de dekoratif amaçlı kullanılmıştır.

Kuzeyinde yer alan mescitten bugün yalnız tuğla örgülü mihrabı kalmıştır. Yapıya adını veren minarenin kaide kısmı muntazam kesme taş kaplamalıdır. Beden kısmı tamamen tuğla örgülüdür. Bugün mevcut gövdesi sekiz köşeli olup, çeşitli formda bombeler halindedir. Minare turkuvaz renginde, beyaz hamurlu tuğlalarla örülmüştür. Minarenin orijinali iki şerefeli iken, 1901 yılında düşen yıldırım, iki şerefeden birini tahrip etmiştir.

İnce Minareli Medrese XIX. yüzyılın sonuna kadar faaliyetini sürdürmüştür. 1876-1899 yıllarında tamir edildiği bilinmektedir. Cumhuriyet Devrinde 1936 yılında başlayan çeşitli onarım çalışmalarından sonra, 1956 yılında Taş ve Ahşap Eserler Müzesi olarak hizmete açılmıştır.

Müzede Selçuklu ve Karamanoğlu Devrine ait taş ve mermer üzerine oyma tekniği ile yazılmış inşa ve tamir kitabeleri, Konya Kalesi'ne ait yüksek kabartma rölyefler, çeşitli ahşap malzemeye oyma tekniği ile yapılmış geometrik ve bitkisel motiflerle bezenmiş kapı ve pencere kanatları, ahşap tavan göbeği örnekleri ve mermer üzerine işlenmiş mezar şahidesi ve sandukalar teşhir edilmektedir.

Başkenti Konya olan Selçukluların sembolü çift başlı kartal ve kanatlı melek figürlerinin en güzel örnekleri de bu müzede sergilenmektedir. 

Kaynak: http://www.kulturvarliklari.gov.tr/TR,43878/ince-minare-tas-ve-ahsap-eserler-muzesi.html

 


Müzede sergilenen eserler

 

İnce Minare'den çıkınca artık Hacı Şükrü'yü ziyaret etmenin vakti gelmişti. Zira bünye fırın kebabı istiyordu. Yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüşün ardından Hacı Şükrü'nün önüne geldik lakin burası da Bolu Lokantası gibi kapalıydı. Ulen dedim Pazar günü Konya'da yemek yiyemeyecek miyiz? Hemen telefona aldığım notları açıp alternatif lokanta arayışına giriştim. Sırada Cemo Etli ekmek var. Google Maps yürüyerek 15 dakika veriyor. Tabana kuvvet yürüyüp 10 dakikada Cemo'ya ulaşıyoruz. Şükür burası açık. Yoksa Konya'da çıngar çıkarmam işten bile değildi. Hemen sıralı etli ekmek istiyoruz. Yanına da bol salata ve yayık ayran... Sırasıyla Sac arası, etli ekmek ve mevlana geldi. En güzeli en sona saklamışlar. Biz de tatlıyı pas geçip bir tane daha mevlana istedik. Ne yalan söyleyeyim sac arası ve etli ekmekte  beklediğim lezzet patlamasını yaşayamadım. Lakin mevlana İstanbul'da yediklerime hiç benzemiyordu. Peynir farkından olsa gerek oldukça lezzetliydi. Bir de yerken tereyağı damlıyordu. Zaten bu kadar tereyağını neye koysan lezzetli olur:). Yeni nesil "Ay bu yağlı yiyemem" geyiği yapacak şimdi ama tereyağsız bir dünya düşünemiyorum.

 


Cemo Etli Ekmek

 

Etli ekmekleri hüpletip bünyeyi şarj ettikten sonra yeniden yürüyüşe geçtik. Alaaddin tepesine geri dönüp Kültür Parkın içinden geçtik. Arazi bol olduğundan olsa gerek Konya'nın meydanı da bol. Buraya da yeni bir meydan yapıyorlar ama biraz daha yeşil olsa daha güzel olurmuş. Belki ilerde saksı bitkileri ile yeşillendirirler. Bizim belediyeler ne zaman bu sera tipi yeşillik anlayışından vazgeçip yurtdışındaki örnekleri gibi gerçek şehir parkları yapacaklar, merak ediyorum.

 


Kültür Park ve arkada Hacı Veyiszade Camii

 

Sırada Karatay Müzesi var. Müze kartımız sağ olsun buraya da elimizi kolumuzu sallaya sallaya giriyoruz. Alp müze ücretlerini kayıt altına alıyor. Müze karta verdiği 30 TL'yi ne zaman çıkaracağını merak ediyor sanırım :).

 


Karatay Müzesi

 
Karatay (Çini Eserler) Müzesi

Medrese Karatay İlçesi, Ferhuniye Mahallesi, Adliye Bulvarı'nda Aladdin Tepesi'nin kuzeyinde yer almaktadır.

Karatay Medresesi, Sultan II. İzzeddin Keykavus Devrinde, Emir Celaleddin Karatay tarafından, 649, H. (1251 M.) yılında yaptırılmıştır. Mimarı bilinmemektedir. Osmanlı Devrinde de kullanılan medrese XIX. yüzyılın sonlarında terk edilmiştir.

Medrese Selçuklular Devrinde hadis ve tefsir ilimleri okutulmak üzere "Kapalı Medrese" tipinde Sille taşından inşa edilmiştir. Tek katlıdır. Giriş doğudan gök ve beyaz mermerden yapılmış kapı ile sağlanmaktadır. Kapı Selçuklu Devri taş işçiliğinin şaheser bir örneğidir. Yazı ve desenlerle süslenmiştir. Kapının üzerinde medresenin yapımı ile ilgili kitabeler yer almaktadır. Kapının diğer yüzeylerine seçme ayet ve hadisler kabartma olarak işlenmiştir.

Kapıdan, evvelce kubbe ile örtülü (şimdi üzeri açık) bir avluya, buradan da bir kapı ile medreseye girilir. Medrese salonunun üzeri, merkezinde fener bulunan ve mozaik çinilerle kaplı kubbe ile örtülüdür. Kubbe kasnağında, duvarların üst kısımlarındaki bordürlerde ve hücre kapıları üzerindeki panoda ayetler yazılıdır. Binanın batı yönünde bulunan beşik tonozlu eyvanın kemerinde besmele ve Ayet-el Kürsi yer almaktadır. Kubbeye geçiş elemanı olan üçgenlerde ise Muhammed, İsa, Musa ve Davud peygamberlerin isimleri ile dört halifenin (Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali)'nin isimlerine yer verilmiştir. Eyvanın solundaki kubbeli hücre Celaleddin Karatay'ın türbesidir.

 
 

Medrese duvarlarındaki mozaik çinilerin büyük bir kısmı dökülmüştür. Çinilerde kullanılan renkler, turkuvaz (firuze), lacivert ve siyahtır.

Anadolu Selçuklu Devri çini işçiliğinde önemli yeri bulunan Karatay Medresesi 1955 yılında "Çini Eserler Müzesi" olarak ziyarete açılmıştır.

Sergilenen eserler Anadolu, Selçuklu ve Osmanlı Dönemine aittir. Celaleddin Karatay Türbesi'nin bulunduğu hücrede ve güneydeki öğrenci hücrelerinde Kubad-Abad Sarayı çinileri alçı süsleri, çini tabaklar, kandiller ve sırsız seramikler sergilenmektedir. Kubad-Abad Sarayı çinileri haç, yarım haç, sekiz köşeli yıldız ve kare şeklinde olup, lüster ve sıraltı tekniği ile yapılmıştır. I.Alaeddin Keykubat'ın emri ile yaptırılan Kubad-Abad Sarayı İbrahim Hakkı Konyalı ve Prof. Dr. Osman Turan'ın Beyşehir civarında olması gerektiğini işaret etmelerinden sonra 1949 yılında Konya Müze Müdürü Zeki Oral tarafından bulunmuştur. 1952'de Zeki Oral'ın, 1965-1966'da Katharina Ottodorn'un ve 1967'de Mehmet Önder'in sondaj ve kazı çalışmaları ardından uzun süre kendi kaderine terk edilen Kubad-Abad 1980 yılından itibaren Prof. Dr. Rüçhan Arık tarafından yeniden ele alınarak sistemli kazılara başlanmıştır.

Eyvanda Selçuklu Dönemine ait çini kalıntıları, Selçuklu ve Osmanlı Dönemine ait seramikler teşhir edilmektedir. Kubbeli salonda Selçuklu Dönemine ait cam tabak, çini parçaları, Beyşehir Eşrefoğlu Camii'ne ait tavan göbekleri ve Osmanlı Dönemine ait seramikler bulunmaktadır. 

Kaynak:
http://www.kulturvarliklari.gov.tr/TR,43875/karatay-cini-eserler-muzesi.html

 


Müzenin bazı yerleri tahrip olmuş çini tavanı

 


Alaaddin Tepesinde çay keyfi

 

Yeniden Alaaddin Tepesindeyiz ama bu kez oturmaya geldik. Bir semaver çay ısmarlayıp tepeden şehri seyre daldık. Çay bahane sohbet şahane şeklinde bir saat kadar burada takıldık. Arkeoloji müzesi ile etnografya müzesi arasındaki farkları tartışırken saat dörde gelmiş, hava da serinlemeye başlamıştı. En iyisi iki müzeyi de ziyaret edip aradaki farkı kendimiz görelim diyerek yeniden yollara düştük.

 


Havuzlu merdivenler ve Şehitler Anıtı

 

Önceliği etnografya müzesine vermiştik ama karşımıza önce arkeoloji müzesi çıktı. Buradaki görevli de bizi öncelikle bu müzeyi gezme konusunda ikna etti. İyi ki de etmiş zira daha sonra ziyaret edeceğimiz Çatalhöyük'ten çıkarılan en değerli bulgulardan biri olan bebek iskeleti bu müzede sergileniyor.

 


Roma döneminden lahitler

 

Arkeoloji Müzesi

Arkeoloji Müzesi ilk defa 1901 yılında Karma Ortaokulu'nun güneybatı köşesindeki yapıda açılmıştır. 1927 yılında eserler sergilenmek üzere buradan Mevlânâ Müzesi'ne, 1953 yılında da İplikçi Camii'ne taşınmıştır. 1962 yılında ise bugünkü müze kurularak hizmete sunulmuştur.

Müzemiz Neolitik Çağdan başlamak üzere, Eski Tunç, Orta Tunç (Asur Ticaret Kolonileri), Demir (Frig, Urartu) Klasik, Hellenistik, Roma ve Bizans Devrine ait eserler sergilenmektedir.

 


Antik banyo küveti

 


Çatalhöyük buluntuları

 


Bebek mezarı

 


Sahib-i Ata Camisinin Minaresi

 

Arkeoloji müzesinde biraz fazla oyalanınca etnografya müzesine yetişemedik. Hemen bitişikteki Sahib-i Ata Camisini ziyaret ettik. Hava kararmaya başlamıştı. Tam da akşam namazı öncesi bu camiyi fotoğrafladım. Ayrıca caminin hemen yanındaki müze haline getirilmiş külliyeyi de ziyaret ettik.

Bu cami1285 yılında yapılmış fakat 1871 yılında çıkan yangın nedeniyle yıkılıp yeniden yaptırılmış. İlk camiden geriye sadece çinili mihrap kalmış. Ayrıca ilk yapıldığında çok büyük olan caminin taç kapısı ve minaresi, sonradan yapılan bugünkü cami daha küçük olduğu için camiden uzakta kalmış ve avlu kapısına dönüşmüştür.

Kaynak: Look at the tabela.

 
 

SAHİP ATA HANİGAHI

Hanigâh., Farsça'dan gelen bir kelime olup "hangâh" şeklinde de ifade edilmektedir. Bu terim, bir yüceltme ve onurlandırma ifadesi olarak kullanılagelmiştir. İlâhî kelimesi ile beraber kullanıldığında "Allah'ın katı" şeklinde bir mana kazanır. Bu arada hükümdarlara ait yer ve makamları yüceltmek maksadı ile "Dergâh-ı Âlî" şeklinde de kullanılmıştır. Hangâh'lar birer dergâh'tırlar ve kullanım şekline göre büyük dergâhlar âsıtâne, küçükleri ise zaviye olarak adlandırılırlar. Selçuklu Dönemi hanigah örneklerinin en önemlilerinden biri de Sahip Ata Hanigahıdır. 

Günümüze kadar gelmiş olan bu hanigah, Konya şehir surunun dışında, eski adıyla Larende (bugünkü Karaman) yoluna açılan sur kapısının karşısında inşa edilmiş bulunan Sahip Ata Külliyesindedir.

Külliye; camii, türbe, hanigâh, dükkanlar, çeşme ve çifte hamamdan oluşmaktadır. Külliyenin ilk yapısı olan camii 1258M yılında Sahip Ata Fahrettin Ali tarafından Mimar Kelük bin Abdullah'a yaptırılmış, 1276M. tarihinde altında bir mumyalık katı bulunan bir türbe eklenmiştir.

Taç kapısındaki inşa kitabesinde, bu mübarek hanigahın Hacı Ebubekir Zade Hüseyin'in oğlu Ali tarafından, Gıyasüddin Keyhüsrev'in sultanlığı zamanına rastlayan 1279 M. yılında, "Allah'ın Salih kullarına menzil ve takva sahibi sufilere mesken" olarak inşa edildiği ifade edilmekte olup, hanigah'ın 21 sene sonra türbenin güney duvarına eklendiği bilinmektedir.

Tipik bir Selçuklu taç kapısına sahip olan hanigah planı ile XIII. yüzyılın bilinen Selçuklu tekke ve hanigâhları arasında simetrik planlı olanların en büyüğü olarak dikkat çekmektedir. Mimarı bilinmeyen bu abidevi bina, günümüze kadar kısmen kalabilmiş çini süslemeleriyle devrinin en önemli eserlerinden biridir.

Plan itibarı ile bu eserin Merv ve Tirmiz bölgelerindeki XI.-XIII. yüzyıllara ait merkezi kubbeli yapılara ve aynı eksen üzerinde yer alan eyvan şeması ile de Orta Asya evlerinin plan tipine benzerlik göstermesiyle sanat ve mimarlık tarihimiz açısından önemini daha da arttırmıştır.

Sahip Ata Hanigahı, Vakıflar Genel Müdürlüğünce restore edilerek Sahip Ata Vakıf Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.

SAHİP ATA VAKIF MÜZESİ ESERLERİ 
Selçuklu dönemine has firuze, patlıcan moru, kobalt mavisi çinilerle kaplı, kendisi anıt müze konumunda olan müzede; Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlı cami ve mescitlerden getirilen tarihi eser niteliği kazanmış teberrukat eşyalarından örnekler sergilenmektedir. 
Eser grupları arasında; Konya Alaaddin camii'ne ait halı ve kilim örnekleri, el yazması Kur'an-ı Kerimler, kitaplar, hat levhalar şamdanlar, sancak, sakal-ı şerif , saat, çini parçaları,Beyşehir Eşrefoğlu Camiine ait Vaaz Kürsüleri, kapı panelleri sergilenmektedir.

Kaynak: http://www.vgm.gov.tr/icerikdetay.aspx?Id=38

 


Kapının taş işçiliğine dikkatinizi çekerim

 


Sahib-i Ata Camii

 


Karatay Belediyesi

 

Artık hava tamamen kararmıştı. Otele dönüp biraz dinlenmeyi hak etmiştik. Karatay Belediyesinin modern hizmet binasının önünden geçip otele doğru yürüdük. Mevlana Müzesi ve Selimiye Camisini fotoğrafladım. Selimiye Camisi tadilatta olduğundan gezemedik. Artık bir başka sefere diyelim.

 

 

Selimiye Camii

Mevlana Dergâhının batısında inşaatına Sultan Selim II'nin şehzadeliği zamanında başlanmış (1558-1567) arasında tamamlanmıştır. Camii Osmanlı klasik mimarisinin Konya'daki en güzel eserlerindedir. Kuzeyinde altı sütuna istinat ettirilmiş yedi kubbeli son cemaat yeri ve mermer süveli geçme basık kemerli cümle kapısı mevcuttur. Ahşap kapı kanatlarından sağdakine "Mescitti Mümin,suda balık gibidir."İbareler mevcuttur. Son cemaat yerinin sağ ve solunda tek şerefeli iki minaresi vardır.

Kaynak: www.konya.bel.tr

 
 

Hazır şehri ışıklı haliyle çekerken İstiklal Şehitleri Abidesini de fotoğraflayayım istedim. Orayı çektikten sonra Mevlana Kültür Merkezini çekelim dedik. Uzaktan ışıl ışıl haliyle beni fotoğraflayın diye bağırıyordu. Biz de hafiften titreye titreye ışığa doğru yürüyorduk. Tam kadraj mesafesine girdik ki ışıklar söndü. Şansın böylesi. Şaşkın şakın biraz bakındık, sonra mecbur koşar adımlarla otelin yolunu tuttuk. Zira hava her dakika biraz daha soğuyordu. Gündüz 20 dereceye çıkan sıcaklık gece 2-3 dereceye kadar düşüyordu.

 


Bayraklı Yol ve  Karşılama Kubbesi

 


İstiklal Şehitleri Abidesi

 


Otelim otelim, sıcak otelim...

 

Otelde biraz takılıp kendimize geldikten sonra Hacı Şükrü'nün Meram yolu üzerindeki tesisine gitmek üzere Bukefalos'un üzerine atladık. Keşke botlarımı giyseymişim. Lokantaya kadar ayaklarım dondu. İlk sipariş sıcak bamya çorbası :).Soğukta ilaç gibi geldi. Ben çorbayı çok beğendim. Alp biraz ekşi buldu. Konak Lokantasındakini daha çok beğenmiş. Çorbadan sonra ara sıcak babından yaprak sarma yedik. Akşehir'dekinden de Konak Lokantasındakinden de daha lezzetliydi. Zaten sunumu bile daha zevkliydi öncekilerden.

 


Bamya Çorbası

 


Yaprak sarma

 

Sırada Konya Tiridi var. Görünümü, kokusu müthişti. Adeta tereyağı içinde yüzüyordu. Ve beklenen lezzet patlamasını Konya'da ilk defa yaşadım. Tiritçi Mithat'ı kapalı olması nedeniyle test edememiştik ama ben bu tiritle de  mutlu oldum. Öyle ki arkasından gelen fırın kebabı bunun yanında sönük kaldı. Aslında o da çok başarılıydı ama bu başka bir şey. Fırın kebabını da tereyağı ile yemek lazım, kendi yağı beni kesmedi :).

 


Konya Tiridi

 


Fırın Kebabı

 


İnce Minare

 


Kapı ve minarenin taş işçiliği gece daha çok belli oluyor

Şükrü'den sonra  Bukefalos'un üzerinde yine titreye titreye Alaaddin Tepesine geldik. Biraz burada takılalım dedik ama kendimize uygun bir mekan bulamadık. Dışarıda da üşüyünce son olarak İnce Minare'yi fotoğraflayıp erkenden otelin yolunu tuttuk. Yarın Çatalhöyük'e gideceğiz. Dönüşte ise sanayide etli ekmek testi yapacağız.

2. Bölümün Sonu

Share |

Yayın Tarihi: 1 Kasım 2013

Diğer gezi hikayeleri için buraya tıklayın

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.