Orta Anadolu Gezisi: Konya - Çatalhöyük - Beypazarı

26 - 29 Ekim 2013
 

28 Ekim Pazartesi

Gün ağarırken uyandım. Biraz yatağın içinde döndüysem de tekrar uyuyamadım. Ee tavuk gibi erkenden yatarsan horoz gibi dikilirsin sabahın köründe. Kahvaltıya kadar çantamı toparlayıp, cep telefonumla meşgul oldum. Kahvaltıda göz göz yumurtanın yanında dün olduğu gibi taze sıkılmış nar ve portakal suyu içtim. Yumurtadan memnun kalmadım. Dandik teflon tavada fazla pişmiş geldi önüme. Halbuki konağın atmosferine uygun bir şekilde, bakır sahanda pişirip servis yapsalar hem ağız tadı hem de göz zevki açısından daha iyi olurdu.

 


3. Gün rotası: Konya - Çatalhöyük - Konya- Polatlı - Beypazarı

 

Güneş biraz yükselmiş, hava ısınmıştı ama motorlar buz gibiydi. Arka çantayı yerleştirirken ellerim üşüdü. Çatalhöyük'e Konya'dan üç farklı yoldan gidilebiliyor. Biz giderken Karaman yolunu tercih ettik. Fakat Konya'yı çıkana kadar o kadar fazla ışığa yakalandık ki bu yolu seçtiğime pişman oldum. Yaklaşık 40 dakikalık bir sürüşün ardından Çatalhöyük'e ulaştık. Tepedeki kazı alanının üstünü örten yapı uzaktan adeta zeplin gibi gözüküyor. Motorları giriş kapısının hemen karşısındaki otopark alanına bıraktıktan sonra kapıda bizi gözleyen görevlinin yanına yürüdük.

 


Çatalhöyük

 

Görevli bizi girişin solunda bulunan karşılama binasına götürdü. Alp burada müze kartını göstermiş. Ben elimi kolumu sallaya sallaya girdim. Herhalde bende de olduğunu tahmin edip sormadı. Girişteki bu binada Çatalhöyük kazılarını ve bu kazıların önemini anlatan görseller var. Kazı hakkında bilgi edindikten sonra kazı alanına doğru yola çıkıyoruz. Kazı ile ilgili açıklayıcı bilgileri, girişte bize verilen kitapçıktan aktaracağım.

 


Kazı alanı

 
Çatalhöyük

Höyük 1958'de James Mellaart, David French ve arkadaşları tarafından bulundu. İlk kazı 1961-1965 yılları arasında Ankara'daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsü'nün katkılarıyla James Mellaart tarafından gerçekleştirildi. Mellaart çalışmalarını Neolitik çağa ait olan doğu höyüğünde yoğunlaştırmıştı. Bu höyüğün yalnızca %4'ünün kazılması bile alanın büyük öneminin anlaşılmasına yetmişti. Mellaart'ın kazıları boyunca doğu höyüğünün güneybatısındaki 16 katmanda yüzlerce bina incelendi. Araştırmaların yayınlanmasıyla höyüğün uluslararası önemi de gözler önüne serilmiş oldu.

 


Karşılama ve sunum salonu

 

1993'de Ian Hodder'in önderliğinde, Cambridge ve Stanford Üniversiteleri tarafından höyükteki çalışmalarda yeni bir dönem başlatıldı. Yaklaşık 25 yıl sürmesi planlanan yeni proje, modern bilimsel teknikler kullanılarak neolitik çağda sanatın rolü, Çatalhöyük insanının yemek alışkanlıkları, sağlık koşulları, ne şekilde yaşadığı gibi sorunları yanıtlamayı amaçlamaktadır. Diğer kazılardan farklı olarak bu kazının çok gelişmiş bilimsel tanımlama ve koruma yolları kullanılarak bir örnek oluşturması düşünülmektedir.

 


Örnek bir ev

 

Proje; İngiltere, Amerika, Yugoslavya, Polonya, İsrail, Yunanistan, Almanya, Danimarka, İsveç, Kanada'dan, Türkiye'den ODTÜ, İstanbul, Ankara, Ege, Anadolu, Çukurova ve Selçuk Üniversitelerinden çok sayıda araştırmacı ve öğrencinin katılımıyla oluşan uluslararası bir niteliğe sahiptir.

 


Örnek evin içi

 

Çatalhöyük Neolitik çağ boyunca yerleşmek için en uygun yerlerden biriydi. Zengin bataklıkların kıyılarına kadar uzanan dağ ormanlarının çevrelediği Çatalhöyük, sanki tarım ve hayvancılık yapmak için yaratılmıştı. Buluntular bu bölgenin 9000 yıl önce bereketli bir bitki ve hayvan kaynağı olduğunu göstermektedir.
Çatalhöyük evcil hayvan ve bitkilerin yetiştirildiği ilk yer olmasa da, sığırın ilk olarak burada evcilleştirildiği bilinmektedir. Çatalhöyük, insanların avcı-toplayıcı bir toplumdan tarım toplumuna geçtikleri o kökten dönüşümünden sonra kurulmuş eb ileri yerleşimlerden biridir.

 


Kazı alanı

 

Tarihin en eski şehirlerinden biri olan Çatalhöyük'te 3000 ila 8000 arası insan yaşıyordu. Şehrin fazlasıyla düzenli bir yapısı olmasına rağmen bu kadar çok insanı bir arada tutan merkezi bir sistemin ya da yönetimin varlığı bilinmemektedir.
Aileler yoğun bir şehir dokusu içinde konumlanmış küçük kerpiç evlerde yaşıyorlardı. Bir evdeki yaşam süresi bittikten sonra (evin yapılışından yaklaşık 80 yıl sonra) özenle bu evi toprakla doldurup tam üzerine bir yenisini yapıyorlardı. Yeni evler eskilerinin üzerine yapıla yapıla bugünkü, 16 bina katmanını içeren, 21 metre yüksekliğindeki höyük oluştu.

 
 

Her ev diğer evlerden bir kaç santimetre uzak olmasına rağmen kendi dört duvarına sahipti, bir başka deyişle, ev duvarlarını ortaklaşa kullanmıyorlardı. Evlere giriş çatının üzerindeki bir delikten merdivenle aşağı inilerek yapılıyordu. Günlük hayat büyük olasılıkla hem çatıların üzerinde hem de kötü ışık ve havalandırma koşullarına rağmen evlerin içinde geçiyordu. Bunlar masa, divan ya da yatak olarak kullanılmış olabileceği gibi ölüler de buralara gömülüyordu.

 
 

Höyük, benzersiz sanatıyla tanınmaktadır. Evlerin duvarlarını kaplayan, karmaşık törenleri, manzara ve hayvanları, çeşitli geometrik şekilleri gösteren duvar resimleri ve kabartmalar, 9000 yıl öncesi insanının inanç ve düşünceleri hakkında bilgi vermekte, insanın yerleşik düzene geçip tarımla uğraşmaya başladığı ilk zamanlarda neler yaşamış olabileceğini bize göstermektedir. Duvar resimlerinin yanısıra Çatalhöyük'teki en ilgi çekici buluntular küçük figürlerdir. Bir çok kadın, erkek ve hayvan figürü bulunmuştur. Bunların çoğu aslında cinsiyetsiz olup insandan çok "insansı"dırlar.
Çatalhöyük sanatı, kafası kopmuş insan cesetlerini didikleyen akbabaları resmetmiştir. Bunun bir çeşit cenaze töreni olduğu düşüncesiyle açılan, sayıları  ev başına 60'a kadar çıkabilen mezarlarda bulunan iskeletlerde böyle bir olayın izine rastlanmamıştır. Ancak belki de belirli bir önemi olan bir kaç ölünün kafası mezarlardan alınmıştır. Bu kafalar saklanıp daha sonra törenlerde kullanılmış olmalıdır. Şu ana kadar höyükten çıkarılan çoğu heykelcik de kafası kopmuş olarak bulunmuştur.

 
 

Çatalhöyük Projesi'nin bir başka amacı da höyükteki binaları koruyup, bunları daha geniş bir halk kitlesine sunmaktır. Bu bağlamda, ziyaretçi merkezi, kazı alanlarının üzerlerinin kapatılıp sergilenmeleri, neolitik çağa ait bir evin o günün teknikleriyle yeniden yapılması gibi ziyaretçilere yönelik hizmetlere büyük önem verilmektedir. Eğitsel programlar da (yöre okullarında, web sitelerinde ve CD ROM'larla verilecek eğitim programları gibi) höyüğün önemini anlatmak için düşünülmüş teknikler arasındadır.

 
 

Höyükteki kazı işini ve araştırmaları kolaylaştırmak amacı ile höyük yakınına yaşama birimlerini ve labaratuvarları içeren bir kazı evi yapılmıştır.
Çatalhöyük araştırma projesi, uzun dönem devamlılığını sağlayabilmesinin, medya, ticari kuruluşlar, ana ve yardımcı sponsorlarla olan ilişkilerine bağlı olduğunun bilincindedir. Yerel köylüler, turistler, ana tanrıça kültürüne inananlar ve uluslararası sanatçılar gibi höyükle ilgilenen bir çok değişik topluluk, bu proje sayesinde birbirleriyle ilişkiye girebilmekte ve bundan karşılıklı olarak faydalanmaktadır. Böylece Çatalhöyük birleştirici ve eğitimsele bir rol üstlenmektedir.

Kaynak: Çatalhöyük Araştırma Projesi Kitapçığı

 
 

Çatalhöyük'ü arkamızda bırakıp ara yoldan Konya'ya doğru gaz açtık. Çevreyoluna gelince ben etli ekmekçinin adresini navigasyona girdim. 10 dakika sonra Karatay Sanayi'deki, Çınar etli ekmek salonunun önündeydik. Saat on ikiyi biraz geçiyordu. Sanayi öğle yemeği için henüz paydos etmediğinden olsa gerek lokanta tenhaydı. Garsona ne yiyelim diye sorduk. O da börek, etli ekmek, bıçak arası, mevlana diye saymaya başladı. Biz hepsinin tadına bakmak istiyoruz dediysek de garsona laf anlatamadık. En sonunda börek (peynirli ekmek, içinde et yok), bıçak arası ve mevlana siparişi verdik. Sırayla getir demeyince hepsini beraber getirdiler. Neyse buna da şükür deyip ekmeklere giriştik. Sonuç Konya'da yaşadığımız ikinci lezzet patlaması. Çarşıda yediğimiz etli ekmekten çok daha lezzetliydi. Bir kere hamuru çok ince ve gevrekti. Bizim çok hoşumuza gitti. Öyle ki acaba bir mevlana daha mı söylesek diye düşündüm lakin karnımızı tam doyurmamamız lazım. Tatlıyı da pas geçip hesabı istedik.

 


Gerçek etli ekmek

 


Çınar Etli Ekmek

 


Köfteci Ateş Bana

 

Çınar Etli Ekmek lokantasından ayrılıp yine aynı sanayi sitesinde bulunan Ateş Baba'ya geçtik. Araları motorla yaklaşık 3 dakika. Köfteleri abartmayıp birer porsiyon istedik. Ben acılı, Alp acısız... Zaten köftenin yanında piyaz, patlıcan salata, cacık ve acı sos otomatik olarak geliyor. Köfteler şişe takılarak pişiriliyor. Gayet lezzetliydi ama yediğim en iyi köfteler listesine girer mi orası meçhul. Bu durumu az önce yaşadığımız lezzet patlamasının gölgesinde kalmasına ya da  karnımız çok aç olmadığından düşen marjinal faydaya bağlayabiliriz. Hesap da Sanayi Sitesi için yüksek geldi. Neyse yemeden gitsem aklımda kalırdı. Zaten Tiritçi Mithat ve Bolu Lokantalarını pas geçmek zorunda kalmıştık bunu da pas geçsem bünyem bu geziyi kaldırmazdı.

 


Ateş Baba'nın acılı köftesi

 


Polatlı'ya doğru

 

Yemek faslını burada noktalayıp yeniden yola koyulduk. İlk hedef Kadınhanı. Burada ana yoldan ayrılıp Polatlı istikametine döndük. Konya ovasının karnını kuzeye doğru yara yara çıkan bu yolun sağı ve solu göz alabildiğine tarla. Sonbahar nedeniyle sarının tüm tonlarını görebilirsiniz. Güneş de tepemizden tepemizden vurunca uykum geldi bu yolda. Arada sırada kamyon ve traktör solluyorduk. Çabuk bitsin diye gazı biraz daha çevirdim. Bu arada benzin durumum da kritikti. Zira 164km'lik Kadınhanı - Polatlı arasında tek bir benzinciye rast gelmedik. Bukefalos rezerve düştüğünde Polatlı'ya daha 40km vardı. Ben rahat rahat bir benzinciye kapağı atabilirdim ama Alp'in Karaca Bey nedense daha çok benzin harcıyor. İki sene önce Hillside Beach Club'a giderken yine böyle yakıt problemi yaşamıştık. Sonradan aklıma bir gece önce benim motorla Hacı Şükrü'ye gittiğimiz geldi. Git gel 30 km yol yapmıştık. Yani Alp'in kadranında 30km eksik yol var. Derin bir nefes alıp gaz kolunu keyifle biraz daha çevirdim.

 


Uçsuz bucaksız bir ova

 


Polatlı - Ayaş arası

 

Polatlı'da depoları doldurup Ayaş istikametine doğru yola koyulduk. Görünen o ki karanlığa kalacaktık. Kış saati yüzünden güneş beş olmadan batıyordu. Nitekim yolda fotoğraf molası verip güneşi batırdık. Navigasyon Ayaş yolunda, Sarıoba civarından sola dönüş verdi. Tabelada Kırbaşı yazıyordu. Asfaltı fena gözükmüyordu. Sağa çekip Google Maps üzerinden kontrol ettim. Daha kestirme bir yol olarak gözüktüğünden navigasyonu dinlemeye karar verdim. Hava artık iyice kararmıştı. Yolda in cin top atıyordu. Alp'i arkamda sürekli kontrol ederek yol alıyordum. Derken bir yol ayrımında Garmin bir toprak yolu gösterdi. Haydaa oldu mu şimdi. Zifiri karanlıkta ne işimiz var toprak yolda. Tekrar telefondan Google Maps kontrol edildi. Bu kez Garmin'e uyulmayıp asfalttan devam edildi.

 


Bozkırda gün batımı

 

Neden sonra kasaba ışıkları göründü. Kırbaşı'na gelmiştik. Lakin ben Beypazarı tabelasını görmeyip kasabanın içine daldım. Meydana gelip de yolun bittiğini görünce aha dedim şimdi o kadar yolu geri mi döneceğim. Alp tabelayı gördüm deyince rahatladım. Geri dönüp Beypazarı yoluna girdik. Muhtemelen hava aydınlıkken geçsek güzel bir yol ama karanlıkta bizi biraz zorladı. Öyle ki Beypazarı'na vardığımızda sanki saat gece on, on bir gibi geldi bana. Halbuki saat daha altı buçuktu.

 


Beypazarı

 

Çok küçükken gelmiştim Beypazarı'na. O yüzden hiç bir şey hatırlamıyorum. Umduğumdan daha büyükmüş. Ben Göynük büyüklüğünde diye tahmin ediyordum. Beypazarı'nın, ortasında havuç heykeli olan, meydanına bakan otelimizi kolayca bulup motorları önüne park ettik. Otelin altındaki zücaciye dükkanından bir adam çıkıp otele mi geldiğimizi sordu. Evet deyince de nereden geldiğimizi, bu motorlarla kaç bastığımızı sorup kendinin de küçük bir motoru olduğunu anlatmaya başladı. Ben he he deyip merdivenlere yöneldim. Bu yorucu yoldan sonra üzerimdekilerden acil kurtulmak istiyordum. Bu otelde de girişte ayağa galoş takıyorsunuz. Hem de otomatik bir makine yardımıyla.

 
 


Otelimiz İpek Yolu Konağı

 

Otel kötü bir şekilde restore edilmiş eski bir konak. Fiyat deseniz uygun değil. Odada bizi bir sürpriz bekliyordu. Belitmiş olamama rağmen bize tek yatak vermişler. Neyse ki ayrılabiliyormuş. "Biz şu kıyafetleri değiştirip yemeğe çıkacağız siz de o zaman yatakları ayırırsınız" dedim. Burada yeri gelmişken otelle ilgili yorumlarımı da yapmak istiyorum. Yataklar çok küçük, çarşaflarda leke var, duş ve tuvalet gecekondu usulü, su ısınmıyor, neredeyse soğuk suyla duş aldım, otoparkı booking.com'da var gözüküyor ama aslında yok. Kısacası burada kalmayı tavsiye etmiyorum.

 


Beypazarı geceleri

 

Beypazarı gecelerine akmadan önce otel resepsiyonuna nerede iyi yemek yiyebileceğimizi sorduk. Onlar lokanta öneremiyorlarmış ama Taş Mektep diye belediyenin işlettiği bir yer varmış. Biz Alp ile bu lokanta önerememe işine fena bozulduk. Lakin Beypazarı'nı gezdikçe adama hak da vermedim değil. Zira hava karardıktan sonra esnaf dükkanları kapamış. Bize tavsiye edilen Taş Mektep de kapılarını kapayan müesseseler arasındaki yerini almıştı. Lokantalar kapalı ama pastaneler, berberler, ikinci el telefon alıp satan dükkanlar açıktı. Karnımın aç olmasının da etkisiyle buz gibi soğudum bir anda Beypazarı'ndan.

 
 
 

Bir lokanta buluruz diye Beypazarı sokaklarını epey bir arşınladık. Bu arada sokaklar Doğan görünümlü Şahinlerden geçilmiyor. En son bu kadar çok kuşu 20 sene önce falan bir arada görmüşümdür. Hepsi de kötü şekilde modifiye edilmiş. Kıçları yerde, bozuk bas sesleri içinde bayık şarkılar çala çala geziyorlar. Hani piyasa yapıyorlar diyeceğim ama hem mekan  çok küçük hem de saat sekizden sonra sokaklar bomboş. Sanırım buralar sadece yazın  şenlikli oluyor.

 
 

Cep telefonumdan Tripadvisor'ı açtım. Bakalım buranın en iyi lokantası neresiymiş? Komagene çıkmasın mı, beni bir gülme tuttu. Tabi hemen yorum sayısına baktım: 1 kişi yorum yapmış. Bize önerilen Taş Mektep üçüncü sırada ama ona da yapılan yorum sayısı 11. Sonuç olarak 30 yorumun altında olduğu için normal dağılıma uygun değil haliyle bu yorumları dikkate alamıyoruz. Yani lokanta konusunda ne kadar bilimsel takılıyoruz anlayın durumumuzu. Sonunda Değirmencioğlu diye bir lokantaya girdik. Zaten tek açık olan lokanta da o olduğundan başka şansımız yoktu. Yöresel yemek dedik bize güveç, tirit ve yaprak sarma getirdi. Tirit kötüydü, güveç ise vasat altı. Fotoğraflarını bile çekmedim. Ama yaprak sarmasını beğendim. Hem tadını, hem de sunumunu. Hatta bir tabak daha istedim. Yanına da buz gibi yayık ayranı.

 


Bu gezide yediğim en güzel yaprak sarma

 

En son Beypazarı ev baklavası ile çay istedik. Beypazarı'nda gezerken gördüğümüz tatlıcılar camlara şöyle yazmıştı: 80 gatlı, yemesi pek datlı ev baklavası. Hatta bir tanesi 79 katlı deyip mor inek olma yolunda bir adım atmış. Bizimki kaç katlıydı saymadım ama gayet lezzetliydi. Şekeri neyin de kararındaydı. Geçende çarşı usulü bir baklava yedim boğazım yandı. Malum hiç şeker tüketmediğim için bu tip tatlılar artık içimi bayıyor. Beni bilenler şokta tabi. Bir oturuşta bir tepsi baklava yiyen Kayı şimdi bir dilimde bayılıyor. Şekerli ve  rafine unlu gıdalar çağımızın en önemli sorunu obezitenin nedenleri. Türkiye'deki obez sayısı Avrupa ortalamalarının çok üzerinde. Okul çağındaki çocuklarımızı bellerinde bir simitle görmek beni üzüyor.

 


80 gatlı, yemesi pek datlı...

 
Çay keyfinden sonra çakma konağımızın yolunu tuttuk. Bakalım bu minyatür yataklarda nasıl uyuyacağız.

3. Bölümün Sonu

Share |

Yayın Tarihi: 5 Kasım 2013

Diğer gezi hikayeleri için buraya tıklayın

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.