Amerika Güncesi

10 Mart - 23 Mart 2010

Ocak ayının ortasıydı. Hatice Coldplay çalmaya başlayınca arayanın, sitemin yegane konuk yazarı Alp olduğunu anladım (atanmış zil sesi :)). GE'nin bir toplantısı için Mart ayında Amerika'ya gideceğini ticaret kısmını atlattıktan sonra da San Diego'ya İsmail'i ziyaret edeceğini ve şanlı GSA'nın (bilmeyenler için GSA bizim basketbol turnuva takımının adı. Açılımı: Green Shark Attack) bir elemanı olarak benim de kendisine katılmamdan memnuniyet duyacağını anlattı. Eh hem takım arkadaşım hem de konuk yazarım olarak kendisini nasıl kırabilirdim? Zaten İsocan'a da bir türlü gerçekleştiremediğim ziyaret sözüm vardı. Ekibe sonradan Selçuk da katıldı. Böylece SD King takımı kağıt üzerinde hazır olmuştu.

Biletleri  THY'den millerimizle aldık. Fakat gitmek istediğimiz tarihlerde San Diego uçuşu yoktu. Chicago - SD arasını biz kendimiz alacaktık. Seyahatimize iki hafta kala eski bir GSA elemanı olan Kemal'den mail geldi. KLM çok özel fiyatlarla (500 Euro) LA'e uçuyordu. Hesapladık bizim harcadığımız para ile bu bilet aynı fiyat üstelik miller de cebimize kalıyordu. Biletlerimizi iptal edip yenilerini KLM'den aldık. Son durum şöyleydi. Ben Selçuk ile 10 Mart Çarşamba LA'a uçuyorduk, kiraladığımız arabayı alıp SD'ye geçecektik. Alp ise 8 Mart Pazartesi Cincinnati'ye uçuyor ve bizimle 14 Mart Pazar SD'de buluşuyordu. Bir hafta beraber LA, SF demeden gezecektik.

 

Amsterdam Havalimanı
 

10 Mart Çarşamba

Salıyı Çarşambaya bağlayan gece uyumadım. Böylece uçakta uyuyup jetlag olmamayı planlıyordum. Uçak sabah altıda kalkacaktı. Sabaha karşı dörtte Selçuk ile Atatürk Havalimanında buluştuk. Havalimanı bomboştu. Rahat bir şekilde bagajları teslim edip biniş kartlarımızı aldık. İlk hedefimiz Amsterdam.

Seyahatimiz güzel bir sürprizle başladı. Hostesin Exit için önümüzdeki çift ile konuştuğunu duydum. Onlara çıkışa  oturmalarını teklif etti ama olumsuz yanıt aldı. Ben hemen atladım tabi: "Biz seve seve otururuz". Böylece yolculuğun kısa olan ilk ayağını rahat bir şekilde gittik.

Sorunsuz  geçen uçuştan sonra Schiphol Havalimanı'na indik. Enteresan bir şekilde uçaktan inip körük çıkışında kimlik kontrolüne girdik. LA uçağı için biniş kapımıza doğru yola koyulduk. Neredeyse km yürüdükten sonra E24'e ulaştık. Uçağın kalkmasına 1.5 saat vardı.

Amerika uçağı tam bir hayal kırıklığı oldu. Oldukça eski bir 747. Uçak resmen dökülüyordu. Koltuk araları da inanılmaz dar. Yanıma da şansa iri kıyım bir adam düştü ki sormayın. Neyse ki Selçuk iki arkadan Exit ayarladı kendine. Ben de onun yerine geçip ayakları ortaya uzattım.

 

İsmail'in evinin önü, PB
 

Uçakta bir önceki gece uyumadığım halde en fazla 2-3 saat uyumuşumdur. Çıkışta uzun bir pasaport kuyruğu bizi bekliyordu. Bu arada gümrükte Selçuk'u durdurup bavulunu didik didik aradılar. Onun yerine beni durdursalardı Türkan Teyze'nin Kıvanç'a (Kıvanç benim lise arkadaşım ve 8 senedir SD'de yaşıyor, onu da ziyaret edeceğim) yolladığı kaşarlara, simitlere, fındık kremalarına el koyacaklardı.

Aracımızı teslim almak için shuttle ile Hertz'e gittik. Kiosk'tan daha önce kredi kartımla ayırttığım büyük sedan arabanın işlemlerini yaptık. Bize bir kağıt verdi onunla arabayı bulduk: 2009 Nissan Altima. Altima deyince buradakilerden değil Amerika'ya özel bir model. Burada muadili Toyota Camry. Anahtarlar arabanın üzerindeydi. Binip Garmin'i kurduk, İsmail'in evinin adresini girdik ve yola koyulduk. Evet artık Kaliforniya yollarında ilerliyorduk. Hava da bir güzel ki sormayın.

İki saat sonra SD'ye ulaşmıştık. İsmail'in iş çıkışına daha vakit olduğundan öncelikle elektronik mağazasına, "Fry's"a, gittik. Biraz dolaşıp İsmail'in çalıştığı cafe olan Living Room için La Jolla'ya geçtik. Ama ne cafede görebildik ne de telefonla ulaşabildik. Alp'ten SMS ile uşağın basket maçında olduğunu öğrendik :). Ondan ümidi kesince Kıvanç'ı aradım. Fashion Valley'de buluşmak üzere sözleştik.

Cheesecake Factory'nin önünde buluşup hasret giderdik. Kaç senedir görmemiştim Kıvanç'ı. Bizi meşhur salaş burittocuya götürdü. Eti bol California Fries'ı hüplettikten sonra İsmail'in evine gittik. Uşak gelmişti.

 
 

11 Mart Perşembe

Sabahın beşinde uyanıverdim. Bir daha da uykuya dalamadım. Evet jetlag olmuştum. Selçuk ile evin yakınlarında bir yerde kahvaltı yapıp Carlsbad'e gidip alış veriş olayına balıklama atladık. O mağazaydı bu mağazaydı derken ikindi oldu. İsmail'i almaya La Jolla'ya gittik. Bir sonraki eleman gelmediği için 40 dakika gecikmeli çıktı. Böylece basketbol maçı da suya düştü. Sahada adam kalmamıştı. Biz de PB'ye (Pacific Beach) inip biraz dolaştık. İskeledeki meşhur oteli ziyaret ettik.

 

Adam kalmadığı için maç yapamadık
 

PB'de gün batımı
 

Akşam Kıvanç ile  Down Town'da (şehir merkezi) buluştuk. Civardaki güzel bir lokantaya götürdü bizi. Üstelik yedik içtik hesap da ödetmedi. Alem adam bu bizim Kıvanç. Bir ara başım küt diye masaya düşmüş. Baktım herkes bana gülüyor. Artık eve gitme vakti gelmişti. Eve döndük ama nasıl döndüğümü hatırlamıyordum. Ne menem şeymiş bu jetlag durumu.

12 Mart Cuma

Sabah beşte yine uyandım. Bu sefer uyumak için kendimi epey zorladım; başarılı da oldum. Yeniden uyandığımda saat sekizi çeyrek geçiyordu. Selçuk ile hazırlanıp saat dokuzda Las Vegas yoluna koyulduk. Bekle ışık şehri biz geliyoruz.

Hava süperdi. Yolda benzin aldıktan sonra In n Out'a girip double cheeseburgerlerin tadına baktık. Tabi çifter çifter :). Karnımızı doyurduktan sonra tekrar sıkıcı yolumuza geri döndük. Dümdüz iki şerit yol. 80 mil/sa ile yola alıyoruz. Sağımız solumuz çöl. Selçuk zaten koltuğu yatırdı sürekli uyuyor. Ben de ipodumu AUX girişinden teybe bağlamıştım. Ondan çıkan  ezgiler eşliğinde yol alıyorum.

Yolda cep telefonuma bir mesaj geldi. Alp kötü haberi veriyordu: Aşil tendonunu basket maçı sırasında yırttığını ve  acil olarak geri döneceğini söylüyordu. Hemen telefona yapıştım ama Alp beni geri arayacağını söyledi. Çok üzüldüm, moraller yerdeydi. İçimden inşallah kopmamıştır diye dua ediyordum.

Beklediğimiz telefon Vegas'a yaklaştığımızda geldi. Röntgen çekilmiş aşil kopmamış. Biraz rahatladım ama artık SF'e gitmek istemiyordum. Zaten gördüğüm yer bir de 10 saat araba mı kullanacağım oraya kadar.

 

Bellagio
 

Otelimiz Bally's e yerleştikten sonra duş alıp biraz dinlendik. Sonra kendimizi Vegas'ın gecesine bıraktık. Las Vegas 7 sene önce geldiğime göre epey büyümüş. Yeni yeni oteller yapılmış. Hafta sonu dolayısıyla da oldukça kalabalıktı. Bir de şu sokaklarda Meksikalı pazarlamacılar! olmasa süper olacak. Adamlar her köşe başında ellerindeki kartları değişik bir şekilde çıt çıt diye birbirine sürtüp size vermeye çalışıyorlar. Hele bizim gibi bekar erkek gördüler mi ilgileri daha yoğun oluyor. Anladınız siz o kartlarda ne olduğunu :). Bellagio'nun gece manzarası yine nefesimi kesti. Meşhur fıskiye şovunu keyifle seyrettik. Çok geç olmadan otelimize dönüp koca yataklarımıza yattık. Vegas otellerinin en sevdiğim yanı bu. Oda, duş, yataklar... her şey kocaman. Verdiğiniz paranın hakkını sonuna kadar alıyorsunuz. Ha onlar da sizden bu hizmetler karşılığı kumar oynayıp para kaybetmenizi bekliyorlar ama havalarını alırlar.

 


Meşhur fıskiyeli havuz

 
 

13 Mart Cumartesi

Sabah erkenden yola koyulduk. İlk hedefimiz Las Vegas'ın yaklaşık 30 mil güneydoğusunda, Nevada ve Arizona eyaletleri arasında kalan Hoover Dam yani Hoover Barajı'ydı. Colorado Nehri üzerine kurulan Hoover Dam, 1936 yılında tamamlandığında Dünya'nın en büyük beton yapısı, en büyük barajı ve en büyük hidroelektrik santrali sıfatlarına sahipti. Hala Dünya'nın sayılı büyük (Wikipedia'ya göre 38. sırada) barajlarından biri. Biz üzerinden arabayla geçtikten sonra park edip bu kez yürüye yürüye bu dev barajı geçtik.

 


Barajın arkasında oluşturduğu göl

 

Hoover Barajı
 


Yeni yolun viyadüğü

 

Hoover Dam'i gezip fotoğrafladıktan sonra tekrar yola koyulduk. Bu arada dizi dizi motorlar görüyorduk. Gruplar da epey kalabalıktı. Hele bir Harley grubu geçti ki yer yerinden oynadı egzoz sesinden.

Yeni hedefimiz Grand Canyon. Dünya'nın en büyük kanyonlarından birini ziyaret edecektik. Biz Grand Canyon West denen Batı ucuna gidecektik. Burası kanyonun hem Las Vegas'a en yakın noktası hem de Skywalk denen yapıyı içinde barındırıyor. Yol Hoover Dam'den yaklaşık iki saat sürdü. Yolun son kısmı topraktı. Amerika'da toprak üzerinde gideceğimi hiç düşünmemiştim. Arada gaza gelip hafif ralli de yapmadım değil. Böylece uzun ve karlı yolların şahin gözlü yahşi şoförü sıfatlarına toprağı da eklemiş oldum :).

Milli Park sınırlarına dahil olunca bizi park alanına aldılar. Sağda solda uçaklar ve helikopterler var. Bunlar sizi Kanyon üzerinden uçuruyor. Biz otobüs ile Kanyon turu yapmaya karar verdik. Skywalk girişi için de 40 dolar istediler ama biz vermedik. Beğenirsek orada alırız dedik. İyi ki de öyle yapmışız. Çok bir esprisi yokmuş. Zaten hemen yanından aşağı bakabiliyorsunuz. Tabi boşluğun hemen üzerinde olmak güzel bir duygudur ama Skywalk bizi duygusal olarak ikna edemedi :).

 

Grand Canyon tur uçaklarından biri
 

Grand Canyon West
 

Büyük Kanyon Ulusal Parkı (İngilizce: Grand Canyon National Park) Amerika Birleşik Devletleri'nin Arizona eyaleti sınırlarında bulunan en eski ulusal parkıdır.

Büyük Kanyon, bir çok renge sahip; Kolorado Nehri çevresinde bulunan bir kanyondur. Büyük Kanyon Ulusal Parkı içinde bulunur ve bu ABD'deki ilk ulusal parklardan biridir. Theodore Roosevelt Büyük Kanyon'un büyük bir hayranıydı ve bir çok kez avlanmak ve sehir için burayı ziyaret etmişti.

Kanyon, Kolorado Irmağı'nın kanalı milyonlarca yılda yarmasıyla oluşmuştur. 466 kilometre uzunluğunda ve 400 metre ila 2.4 kilometre genişliği arasında değişmektedir. Derinlik açısından da 1600 metreye kadar ulaşır. Bu kesiklerde Dünya'nın 2 milyar yıllık tarihi gözükebilmektedir.

Büyük Kanyon bir Avrupalı tarafından fark edilmesi ilk kez 1540 yılında; İspanyol Garcia Lopez de Cardenas tarafından olmuştur. İlk bilimsel araştırma ise John Wesley Powell eşliğinde 1869'da gerçekleşmiştir. Kızılderililer ise kanyonun duvarlarında yerleşim birimleri kurmuşlardır.

Kaynak: Wikipedia

 

Skywalk
 

Fotoğraflardan da anlayabileceğiniz gibi büyülü bir yer burası. Aynı hisleri Kapadokya'yı ilk gördüğümde de duymuştum. Sanki Dünya dışında bir yerdeydim. Büyük bir dinginlik var etrafınızda. Rüzgar sesini karga çığlıkları bölüyor. Tabi gönül buranın meşhur kel kafalı kartalını görmeyi, çığlıklarını duymayı isterdi. Onun yerine bol bol helikopter gördük :).

 
 
 

Poz verişini görünce dayanamadım
 

Dönüş yolu oldukça çileli oldu. Hoover Dam'a yaklaşırken trafik birden durdu. İki saatte geldiğimiz yolu 4 saatte dönebildik. Üstelik ne kaza gördük ne de yol çalışması. Tek gördüğüm baraj yolu üzerindeki DUR işaretiydi :). Tevekkelli değil kocaman viyadük yapıyorlar. Geç bile kalmışlar. Barajı geçince Amerika'nın en büyük baraj gölü olan Lake Mead'i yukardan gören manzaralı bir yola saptık. Manzara yine çok güzeldi ama öyle bir rüzgar vardı ki bir yere tutunmadan fotoğraf bile çekemiyordum.

 


Lake Mead

 

Caesars'ın içindeki  Uzak Doğu lokantası
 

Arabayı park edip otelleri ve kumarhaneleri gezmeye başladık. En güzel otel oy birliği ile Caesars Palace oldu. Gerek kumarhanesi, gerek etkileyici dekoru, gerek alış veriş mağazalarıyla dört dörtlüktü. Sonra da içinde yaptıkları nefis krepleriyle Paris Otel :).

 

Kumarhanenin bahis bölümü
 
 

14 Mart Pazar

Sabah sekize doğru uyandım. Hem de hiç uyanmadan. Elveda jetlag. Alp ile buluşmamız iptal olduğundan, programı değiştirip Vegas'ta biraz daha oyalanmaya karar vermiştik. IHOP'lardan birinde esaslı bir kahvaltı edip gün için gerekli enerjiyi depoladık. Bayılıyorum bu adamların dürüm şeklindeki omletlerine.

Kahvaltıdan sonra İsmail'in ev arkadaşının otelde unuttuğu cep telefonunu da aldık. Çocuk Pazartesi günü önemli bir iş telefonu bekliyormuş. Şansa bakın ki biz onlardan iki gün sonra Vegas'a gelmiştik.

İlk hedefimiz The Stratosphere Tower. 400 metreye yakın boyuyla Vegas'ın en uzun binası. Tepesine çıkıp manzarayı seyredecektik ancak tepe asansörleri çalışmıyordu. Merdivenleri de biz tercih etmedik :).

 


Stratosphere

 
 

Burada her otelin kendine özel bir teması var. Treasure Island, Venetian, Mirage, MGM derken yine kendimizi Bellagio'nun önünde bulduk. Bir su şovu daha izleyip bu büyülü şehri arkamızda bıraktık.

 


Sokakta yolun ortasında bile kumar oynayabiliyorsunuz

 

Venetian Hotel
 

 
 

Bellagio
 

Dönüş yolu biraz çileli oldu. Otobanda trafik Ankara Asfaltı gibi sıkıştı. Bu arada İsmail'in ev İspanyollar dönünce kalabalıklaşmıştı. Telefonla da konuşamamıştık. Attığımız mesajlar da sonradan öğrendik ki uşağa ulaşmıyormuş. Gece yarısı SD'ye vardık. Otelin birine gidip yattık. Bu arada kaldığımız dandik otele Vegas otelinden fazla para vermek hoş olmadı.

 


İso vs food :)

 

15 Mart Pazartesi

Sabah otelden ayrılıp İsmail'in evine gittik. Bir durum değerlendirmesi yaptık. Evde 3 İspanyol 3 Türk kalabilir miyiz acaba?  İspanyollar gündüz, biz gece yaşayacaktık evde. Bu arada siparişler eve gelmeye devam ediyordu. İsmail'in yatağının karşısında kolilerden bir duvar oluşmuştu. İso postacı ile de samimiyeti epey ilerletti. Tabi bir de bunların bavullara sığdırılması hikayesi olacak.

Bu arada Alp'ten kötü haberi aldım. Aşil tendonu tam kopmuş ve Perşembe günü ameliyat olacakmış.

Selçuk ile günü alışveriş yaparak geçirdik. İkindi vakti ise İsmail'i iş yerinden aldık ve basket sahasının yolunu tuttuk. Basket maçı adı altında güreş yaptık. Adamlar çift pota oynuyor, yenen takım sahada kalıyor. Buraya kadar her şey normal ama elemanlar çok vurup, sarılıyorlar. Eh ben de  faul söyleyen bir adam değilim. Dayağı yiyince haliyle maçta sinirlendim.

Akşam benim yatacağım yatağı Joe'dan aldıktan sonra Kıvanç ile buluşmak üzere Fashion Valley'deki Cheesecake Factory'e gittik. Yatak yüzünden geç kaldığımız için Kıvanç ağaç şeklini almış. Buradan lokallerin gittiği bir et lokantasına gittik ama kapanmıştı. Ulen dokuzda lokanta mı kapanır diye söylendikten sonra geri dönüp yemeği CF'de yedik. Yemeğin üzerine de Godiva çikolatalı cheesecakeleri...

 

Sol baştan: İsot, Kıvanç, Selçuk ve ben
 

Godiva çikolatalı cheesecake
 
16 Mart Salı

Bu sabah yine erkenden uyandım. Selçuk'un Vegas'tan aldığı dizüstünü açıp SF otelini iptal ettim. Aslında edemedim çünkü geri ödemesiz bir anlaşma yapmışım. Yani gitmesek bile parayı kartımdan çekeceklerdi. Biraz ona söylendikten sonra bizim koğuşa kalk verdim. İspanyol koğuşundan horultular gelmeye devam ediyordu.

 

Kiralık bisikletlerimiz
 

Evin yakınındaki süpermarketten (Vons) sandviç ve içeceklerimizi aldık. Sonra PB yolu üzerinden bisikletlerimizi kiraladık. Bunlar cruizer tarzı, kalın lastikli, şekilli bisikletler. Hepsi kontra pedal ki ben hiç haz etmem. Bisikletin şekli güzel ama sürüş pozisyonu bana çok rahatsız geldi. Çocukluğumdan beri dağ bisikleti kullanmaya alıştığımdan vücut yadırgadı biraz.

PB oldukça canlıydı: Bisiklete binenler, koşanlar, surf yapanlar, uçurtma uçuranlar, hatta okyanusa girenler... Biz biraz bisikletle turladıktan sonra kumsala serilip kahvaltımızı yaptık. Biraz buranın keyfini çıkarıp tekrar bisikletlerimize bindik. Ben bir yandan da elimde kamera sağı solu çekiyordum. Hava da şansımıza hem açık hem de sıcaktı. Diyorum ya millet suya giriyordu.

 


Pasific Beach

 

Bisikletleri iade edip arabayı aldık. Ver elini La Jolla. Buranın altını üstüne getirdik. Fok kolonisini ziyaret ettik. Fok yavruları çok şirindi. Güneşin altında malak gibi yatıyorlar. Bir tarafları olunca dönüp diğer taraflarını ısıtıyorlar. Bu arada ben Selçuk ile İsmo'nun fotoğrafını çekerken adamın biri geldi. Sen de arkadaşlarının yanına git ben sizi çekeyim dedi. Hay hay ne güzel olur. "Üç parmak yapın" deyip bir de poz verdirdi.

 

La Jolla
 

 

İstek üzerine üç parmak pozu
 

 

Fok kolonisi
 

La Jolla'dan sonra tekrar alışveriş dünyasının pırıltısına kendimizi bıraktık. Selçuk ile Sports Authority ve Ross ziyaretlerimizden eli boş çıkınca İsmail şaşırdı. Bu arada alışveriş yaparken et alıp, akşam mangal yapmaya karar verdik. Et o kadar ucuz ki memlekette... Bakalım bizim başbakan da et ithalatı ile et fiyatlarını düşürecek mi? Günaydın'da 400 gr eti 25-30 liraya yesem ne güzel olur :).

 

 
 
 

17 Mart Çarşamba

Güzel bir SD sabahına uyandım. Duşumu aldıktan sonra dün aldığım havluya kurulandım. Koğuşun havlu problemi de böylece bitti :).

Sabah İsmo'nun okuluna gittik. O ders seçimi yaparken biz Selçuk ile arabada bekledik. Daha sonra Sport Chalet ve bir bisikletçi ziyaretimiz oldu. Selçuk için triatlon kıyafeti arıyorduk. Selçuk alış veriş mağazasının birine yol sorarken biz de otoparkta onu bekliyorduk. İsmail birden hareketlendi. Ben daha ne olup bitiyor diye anlamaya çalışırken otoparktan geri geri çıkan bir adam göre göre geldi bizim kapıya çarptı. Uleeeyn dedim, kaç bin km yol yaptım bir şey olmadı otoparkta park halindeyken araba geldi çarptı. Neyse çok fazla bir hasar olmadı. Biraz kapı ezildi. Kıvanç'ı arayıp ne yapalım dedik. Öyle rapor falan tutmaya üşendik. Zaten otoparkta oldu. Eğer oto kiralama şirketi bir şey derse diye bize çarpan amcanın bilgilerini aldık. Adam da üniversitede beyzbol koçuymuş. Bizim bu kadar anlayışlı olmamıza şaşırdı. Karşılıklı geçmiş olsun diyip helalleştik :).

Fashion Valley'e gidip biraz alışveriş yaptık. Üçüncü Kobe'mi buradaki Foot Locker'dan aldım. Aslında Türkiye ile aynı fiyat ama bu renkler bizim memlekette yok: Kırmızı - Beyaz.

Bugün ayrıca St Patrick günüydü. İsmo'yu eve bıraktıktan sonra biz alış verişe devam ettik. Uşağa da sms attık bizi bekleme diye ama o da gitmemiş. In n Out'ta hamburgerleri sömürürken bizi aradı. Sitemkar bir şekilde nerede kaldığımız sordu. Onu azat ettikten sonra Selçuk ile Old Town'u gezdik. Sonra da 24 saat açık olan hatta arabaya servis yapan eczanelerden birine girdik. Evet orayı da gezdik :).

Alp birazdan ameliyata girecek. Artık kalktıktan sonra  ararım.

 
 

18 Mart Perşembe

Sabah kalkar kalkmaz Alp'i aradım. Ameliyat başarılı geçmiş. Ayağı alçıya almışlar. Umarım ameliyat sonrası dönemi de çabuk atlatır.

Biz yine alış veriş outletlerini tavaf ettik. En sonunda Selçuk'a bir triatlon kostümü bulabilmiştik. Üstelik fiyatı da çok uygundu.

İkindiden sonra  İsmail ile sahil kesiminde dolaştık. Sonra bizi yüksek bir tepeye çıkardı. Burada şehir ayaklarınızın altında uzanıyor. Manzara süperdi. Hafta sonu herkes burada mangal yapıyormuş. Hatta SD'de açık havada alkol alabileceğiniz halka açık tek yer burasıymış.

 
 
 


Tepeden Down Town Manzarası

 

 
 
 


En sonunda güreş tutabildik :)

 

19 Mart Cuma

Artık geri dönüş psikolojisine girdik. Selçuk zaten yarın dönüyor. Ben ve İsmail de Pazartesi döneceğiz. Evet İsmail de İstanbul'a gitme kararı aldı. Çok istesek de aynı uçakta gidemiyoruz. Hatta aynı şehirden bile gidemiyoruz. O sabah SD'den uçarken ben ikindi vakti LA'den havalanacağım. Neyse en azından ona bavul vereceğim. Cezaya girmeden bavul işini halledeceğiz.

 
 
 

Sabah kahvaltısından sonra plajları ve körfezi turluya turluya OB'ye (Ocean Beach) gittik. İsmail'in demesine göre buranın otçusu çokmuş. O yüzden paşam burayı sevmiyormuş. Yalnız bir iskelesi var viyadük gibi. Üzerinde gezdiğim en büyük iskeleydi.

 
 

OB
 


Koca iskele

 
 


Pelikan besleme sanatı

 
 

İsmail'i öğle vakti işine bırakıp Selçuk ile Fashion Valley'e gittik. Cuma iş çıkışı olduğundan yer gök arabaydı. Kıvanç'ı beklerken ben de Nike'tan bir şeyler baktım. Geçen sefer gidip de giremediğimiz otantik et lokantasına gittik. Evet bu sefer açıktı. İçerde bir sürü kovboy şapkalı, çizmeli, kareli gömlekli adam vardı. Bir de duvarlar kravatlarla kaplanmıştı. Etler kocamandı, elmalı tart da oldukça güzeldi. Tıka basa doymuştuk. Alp'in kulakları çınlasın et gibisi var mı? Beraber Baltazar, Cape Town'da yediğimiz eti de hala arıyorum.

 


Vahşi batı tarzı et lokantamız :)

 


Karşı duvardaki kravatlara dikkatinizi çekerim

 


Porsiyonlar hem gözü hem mideyi doyuran cinstendi

 
 

Yemekten sonra Downtown'a gittik. Sokakta yürürken Kıvanç birden binanın birine daldı. Asansörle 12. kattaki terasa çıktık. Ve üstteki fotoğrafta gördüğünüz manzara ile karşılaştık. Ama ne manzara! Bütün Downtown, hava limanı ve körfez ayaklarınızın altında. Siz kahvenizi yudumlarken uçaklar tam önünüzden geçip hava limanına iniyorlar.

 

 


SD Downtown

 

İsmail işten saat on ikide çıkacaktı. Zamanımız olduğundan gidip onu aldık. Beraber dondurmacıya gittik ama  kapanmıştı. Ulen, Cuma gecesi on ikide dondurmacı mı kapanır? Eve dönüş yolunda iken ilginç bir şey oldu. Önümüzde bir parti otobüsü (içi disko gibiydi, esas eğlence mekanına milleti götürüp getiriyor) vardı. Yanımızda da çocuğun biri koşturuyordu. Derken otobüs durakta durdu. Bu nasıl bağırıyor arkasından. Otobüs kalkar gibi yaptı sonra koşan çocuğu görmüş de onu alacakmış gibi durdu.  Çocuk da öyle düşündü ki depara kalktı. Arada 10 metre kalmıştı ki otobüs çocuğu almadan hareket etti. Sanki bilerek yaptı. İsmail çocuğa acıdı. "Şunu al otobüsün önüne bırak" dedi. Açtık kapıyı içeri buyur ettik. Bizimki biraz tereddüt etti sonra bindi. Meğer bir arkadaşı daha varmış arkada koşan. O da yetişip bindi. Buraya kadar her şey normal. Biz otobüsü yakalamaya çalışırken çocuk telefonunu çıkarıp "Alo Gamze, ben var kosti kosti. Otobus durmadi. Gamze yakayamadi. Gamze a.. ko..". Biz şokta. Düşünün gecenin bir yarısı parti otobüsü peşinden koşturan bir adamı arabanıza alıyorsunuz, sevgilisi Türk çıkıyor ve çat pat Türkçe konuşuyor onunla. Neyse otobüsüne yetiştirdik. Çok müteşekkir oldu, hatta bizi yarın gece için sıkı bir ev partisine davet etti.

Selçuk yatmadan önce son kez bavulunu kontrol etti. Bakalım sorun çıkacak mı?

 


Kıvanç

 
20 Mart Cumartesi

İlk defa bu sabah yediden sonra uyandım. Hatta uyanmazdım ama üst katın banyosu kırılıyordu. Gürültüye uyandım. Bıraksalar yatar uyurdum.

Dokuza doğru Selçuk ile LA'e doğru yola koyulduk. Trafik LA girişi yoğunlaştı. Baverly Hills'e geldiğimizde üç saat geçmişti. Önce The Groove denen alış veriş merkezini gezdik. Sonra sırasıyla Rodeo Drive, Baverly Hills ve Hollywood'u gezdik. Enteresan bir şekilde arabadan inip fotoğraf çekmedim. Selçuk biraz video kaydı yaptı.

İkiye doğru LAX'taki yerimizi almıştık. Cezaya girmeden bavulları Türk işi hallettik. Bavullar önce tartılıyor sonra siz kendiniz tartıdan alıp güvenliğe teslim ediyorsunuz. Onlar da biniş kartınızı kontrol edip x-rayden geçiriyorlar. Eh biz de bütün bavulları göstermedik. Tartıda hepsi limitteydi ama en ağır el parçası bendeydi. Tartıdan sonra kaş ile göz arasında bir kısım parçayı bavulun içine soktuk. Bendeki el bagajını da Selçuk aldı. En son gördüğümde sağına yatmış, yengeç misali yan yan yürüyerek,  pasaport kontrolden geçiyordu. İsmail'in dediği çıkmıştı ama zatı şahaneleri göremediler bu sahneyi.

Geri dönüş yolunda Carlsbad'e uğrayıp benzin aldım. Panda Express'te de portakallı tavuk ile karnımı doyurdum. Eve gelip  duşumu aldıktan sonra bavulları hazırlamaya başladım. Sağolsun İsmo da benim için  bavul taşıyacaktı. Ve evet zor da olsa bavullara sığdık. Gerçi hepsi 2 şer 3 er kilo limit üzerindeydi ama buna da bir şey demezler artık diye düşündüm.

Günün önemli gelişmesi ise sevgilimin kan değerlerinin düşük çıkmasıydı. Yine kan iğnesi olacaktı. Hem moralim bozuldu hem de sinirlendim. Neden dikkat etmiyor kendine diye söylendim.

21 Mart Pazar

Sabah normalde Kıvanç'a GS-TS maçını seyretmeye gidecektik ama Kıvanç'ın işi çıkmış. Gece müdürü işi bırakmış bu da apar topar onun işlerini halletmeye gitmiş. Biz biraz bilgisayardan baktık. Zaten maç da berabere bitti. Şampiyonluk yalan oldu diye düşündüm.

Öğlene doğru ancak evden çıkabildik. İsmo maaş çekini almaya gitti ama müdiresinin işi varmış.  Ben de onu beklerken Living Room Cafe'nin arkasındaki parka gittim. Burası herhalde SD'nin en sevdiğim yeri. Ağacımın yanına gidip çimenlere yayıldım ve önümdeki Okyanus manzarasına daldım.

 


İsmo ve ağacım, La Jolla

 

 

Bizimki maaş çekini alamayınca PB'ye geri döndük. Hafta sonu olmasının etkisiyle ilk defa PB'de park yeri bulamayıp arabayı paralı otoparka bıraktım. Sahildeki Fatburger'de el yapımı hamburger yedik. El yapımından kasıt bütün malzemenin taze olması. Yani dondurulmuş gıda kullanmıyorlarmış. Hamburgerden çok kalın patatesleri beğendim.

Yemekten sonra Ross'a gittik. Buradan son bavulu aldım. Güzel bir dört tekerli Samsonite kabin içi çanta. Fiyat dört tekerli böyle bir çanta için çok komikti.

Ross'dan Best Buy'a geçtik. Geçtik diyorum ama araları 20 mil var :). Ee memleket büyük olunca böyle oluyor. Gerçi trafik sıfıra yakın olduğundan ben keyif alıyorum arabayla oradan oraya gitmeye. Buradan da İsmo'ya itouch aldık. Artık kablosuz internet olan her yerden beni rahatça dürtebilecek :).

 


İsmo vs Food, Part II :)

 
 

Best Buy'dan çıkıp Downtown'a gittik. Arabayı Horton Plaza'ya bırakmaya karar verdik. Tam bu sırada bir sokak kavgası başladı. Daha adamlar dövüşürken polis geldi. Bizim de yolumuz kapandı. Bir dakika içinde 3 ekip arabası geldi. Biz arabayı park edip çıktığımızda ise polis arabası sayısı 7 olmuştu.

Kıvanç ve Özgür (Kıvanç'ın ev arkadaşı) ile buluşup Italian Dinner adlı lokantaya girdik. Lokantanın adından da anlayabileceğiniz gibi İtalyan yemeği yiyecektik. Yemek de sohbet de 10 numaraydı. Bu arada Özgür, Tuğrul'un  SD'den okul arkadaşı çıkmasın mı? Dünya ne kadar küçük.

Yemek sonrası biraz Downtown'da yürüdük sonra da vedalaştık. Kıvanç sağ olsun çok ilgilendi bizimle. Ona mahcup oldum. Epey yemek borcum birikti koçeroya, Eylül'de Türkiye'ye askere geldiğinde helalleşiriz artık.

 


Soldan: Özgür, İsmo, Ben, Kıvanç

 

22 Mart Pazartesi

Sabah son aldığım bavulu da hazırladım. Zaten bu bavula, İsmo'nun İstanbul'da satacağı kazakları koyduk. Evet bavul ticaretine de soyundu bizim uşak. Subway'de kahvaltı edip, Joe'ya hoşça kal demeye gittik. Oradan eve geri döndük. Ben bavulları arabaya yükledim. İsmo da gelince hareket ettik. Tam sokağın başında kitabımı unuttum deyip beni geri döndürdü. Bu arada gelen postacıdan Kemal'in eksik siparişlerini teslim aldı. Şanslı adammış Kemal. Tam hareket ettik sokağın başında yine dur çekti. Neymiş Türkiye telefonunu unutmuş. En sonunda yola koyulabilmiştik. Yok kendi geç kalacak uçağı kaçıracak, ama olan benim bavullara olacak :). He he, İsmo uçak, Kayı bavul derdinde.

İsmo'yu saat 13:20'de, SD Terminal 2'ye bıraktım. AA ile Chicago'ya uçacak oradan THY ile İstanbul'a gidecekti. Ben de rotamı Garmin'e girdim: Hertz kiralık araç teslim merkezi, LA.

İki saatlik yolculuktan sonra arabayı sorunsuz şekilde teslim ettikten sonra, servis aracıyla Air France'ın bulunduğu Terminal 2'ye ulaştım. Bagajları sorunsuz teslim edince bir oh çektim. Ne yazık ki Exit ayarlayamadım. Dokuz saati daracık bir yerde geçirdim. Tek tesellim her koltuğun arkasında ekran olmasıydı. 3 filim birden seyrettim ki biri Sandra Bullock'un Oscar aldığı ve bizde henüz vizyona girmemiş olan "The Blind Side" idi.

Paris'te 5 saat bekledikten sonra İstanbul uçağına bindim. Enteresan şekilde koltuk araları daha genişti. Yanıma da kimse oturmadı. 3 saat sonra AHL inmiştik. İndikten yarım saat sonra ise evime ulaştım. Tarih 23 Mart Salı saat 23:30 idi. 

Şöyle geriye dönüp baktığımda güzel bir geziyi arkamda bıraktığımı görüyordum. Keşke Alp de bizimle beraber olabilseydi de GSA'yı SD'de oluşturabilseydik. Kim bilir, belki o da başka bir yol hikayesi olur.

 

Share |

Diğer gezi hikayeleri için buraya tıklayın

YayınTarihi: 05 05 2010

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki
fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.