BİR GURME GEZİSİ: ANTAKYA - HALEP


17 - 21 Şubat 2011

1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm

Yanlış hatırlamıyorsam miladi Ağustos ayıydı. Kemal telefon etti: Pegasus'un kampanyası var, 49TL'ye Hatay'a gidiş dönüş, yer içer geliriz, alalım mı? Hicri Ramazan ve ben orucum. Aç karnına Antakya kebaplarını duyunca sorgusuz sualsiz gidelim dedim. Hoş biletler  Şubat ayınaydı ama gidemesek de altı üstü 49TL yanacaktı. Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı ve bizim gurme ve kültür seyahatinin tarihi geldi. Gurme ve kültür seyahati yazdım ama ağırlık  yeme içme kısmında olduğundan bu yazıyı aç karnına okumanızı tavsiye etmem.

17 Şubat, Perşembe

İş çıkışı Tuğrul beni Hillside'a bıraktı. Gurmedaşlarım Kemal ve Burak beni yoldan aldılar ve hep beraber Sabiha Gökçen yoluna koyulduk. Arabayı valeye teslim edip uçağın kalkış saatine kadar Wings Lounge'daki yerimizi aldık. Açık büfeden nefsimizi köreltecek kadar atıştırma yaptık. Ne de olsa künefe diyarına gidiyorduk, burada midemizi doldurmanın bir manası yoktu.

 


Wings Salonu, Sabiha Gökçen

 


Abdo Döner (KYiPHN)*

 

Uçağımız sorunsuz bir şekilde bizi Hatay Havalimanı'na indirdi. Çıkış koltuğu aldığımızdan dizlerim rahat etti. Bu arada havalimanı diyorum ama burası iki oda bir salondan ibaret. Hemen yanına yeni terminal binası inşa edilmiş. 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde başbakan buranın açılışını yapacakmış.

Bizi sağ olsun, Kemal'in sınıf arkadaşı Aykut karşıladı. Yoldan Aykut'un bize tahsis ettiği arabayı da alıp şehre ulaştık. Daha önceden rezervasyonumuzun yaptırıldığı Liwan Otel'e eşyalarımızı bırakıp soluğu hemen yanı başındaki Abdo Döner'de alıyoruz. Saat on bire geliyordu. O yüzden birer dürüm ile idare ettik. Ekmeği ve sosu çok güzeldi. Döner ise kıymadan yapılmıştı. Afiyetle yedik. Sırada  şerbetli tatlıların sultanı künefe var.

 


Hatay Künefe

 


İlk künefemiz

 

Asi Nehri'ne paralel yürüyüp meydana çıktık. Antakya'da künefeler ikiye ayrılıyor: Çarşı künefesi, Harbiye künefesi. Eh çarşıda olduğumuza göre ilk olarak Hatay Künefe Salonu'na gittik. Saat on biri geçmişti ama bir sürü insan künefe yiyordu. Hemen siparişleri verdik, üzerine de kaymak istedik. Malum bu şerbetli tatlılar insanın nefesini kesiyor. Kaymak ile dengelemekte fayda var. Ama o da ne hiç de ağır değil bu künefe. İlk defa böylesini yiyordum. Daha doğrusu ilk defa künefe yiyormuşum. Eğer bu künefe ise benim İstanbul'da yediklerim başka bir şeymiş.

 


Hatay Künefe

 


Çarşının meşhur salep arabası (sahlep yazmış ama doğrusu salep :))

 

Biraz çarşıda dolaştıktan sonra otelimize geri döndük. Liwan avlu demek. Biz de otelin lokanta olarak kullanılan avlusunu gezdik. Daha sonra Kemal ve Aykut bize odamıza kadar refakat ettikten sonra Aykut'un evine gittiler. Otel hakkında kısaca bilgi vereyim:

1920’li yıllarda ‘Eklektik Mimari’ tarzında Şekip Nakip tarafından inşa edilmiş olup bu türdeki yapıların en iyi örneklerinden birisidir. Balkonlu olarak dizayn edilen binada taş tonozlar ve kemerler kullanılmıştır. Binanın ilk sakini, Suriye’nin ilk Cumhurbaşkanı Suphi Bereket ve ailesidir. Antakya’nın bu güzel ve soylu yapıtı “Fransız Rezidansı” ve “Hususi Muhasebe” olarak da kullanılmıştır. Tevfik ve Hüseyin Pehlivan kardeşler tarafından satın alınan binanın 2005 yılında başlatılan restorasyon çalışmaları, binanın tarihsel dokusu değiştirilmeden yapılmış ve bina Ekim 2008’de otel olarak Antakya turizmine kazandırılmıştır.

Kaynak: http://www.theliwanhotel.com/liwanhotel.asp

 


Liwan Otel

 
18 Şubat, Cuma

Sabah erkenden kalkıp kahvaltıya indik. Kemal henüz gelmemişti. O gelene kadar Burak ile çevreyi keşfe çıkıp. çarşıya doğru yürümeye başladık. Memleketin altında tarih yatıyor. Nereyi kazsan bir şey çıkıyor. Yolda, su borusu döşemek için kazıldığında ortaya çıkan su kemerini gördük. Ne de olsa medeniyetin beşiklerinden birindeyiz.  Dilerseniz Antakya ile ilgili Wiki ne demiş ona da bakalım:

 


Liwan Otel

 

Tarih kaynaklarına göre Antakya, M.Ö. 300 civarında Büyük İskender'in komutanlarından Seleucus Nicator tarafından kurulmuştur. Eski kaynaklara göre Antakya 300.000 bin nüfusuyla Roma İmparatorluğu'nun 3., Dünya'nın 4. büyük kentiydi. Babası Antiochus'un isminden Antiocheia adıyla kurduğu şehir, Silpius Dağı (bugünkü Habib Neccar Dağı) eteğinde ve Asi Nehri (Orontes) kenarında yer almıştı. Aslında İskender'in ölümü sonrasında Seleucus'un yönetimine giren topraklarda Antakya dışında başka yerlerde de çok sayıda Antiocheia  kurulmuştu.

 
 

Antakya civarının tarihi, şehrin kuruluşuna göre çok daha eskidir. Değişik kaynaklarda belirtildiğine göre, Tell-Açana höyüğündeki kazılar Kalkolitik Çağdan (MÖ. 5000-4000) itibaren yörenin yerleşim için kullanıldığını göstermektedir. Anadolu'yu Filistin ve Suriye'ye bağlayan yol üzerinde, Mezopotamya'yı Doğu Akdeniz'e bağlayan noktalardan biri olması nedeniyle Hatay'ın eski bir yol güzergahı olduğu çok açıktır. Burası Hitit ve Eski Mısır İmparatorluklarının sınırlarını oluşturan bölgenin eşiğindeydi.

 


Su borusu ve tarihi su kemeri yan yana

 

Makedonyalı Büyük İskender'in doğuya doğru fetihlerini sürdürürken Pers Kralı Darius (Codomannus)'la yaptığı savaşlardan birinin MÖ. 333 yılında Issus yakınlarında, bugünkü Payas İlçesinde, Pinarus nehri (bugünkü Deliçay) üzerinde gerçekleştirildiği düşünülmektedir. Bunun hemen ardından Gaugamela denilen yerdeki savaşta Büyük İskender'in ordusunun galip gelmesinden sonra İskender, Fenike topraklarını elde etmek amacıyla Asi (Orontes) boyunca güneye ilerledi. Suriye ve Mezopotamya bölgesi Makedonyalıların eline geçti. Ancak Büyük İskender'in MÖ. 323 yılında Babil'deyken ölmesinin ardından fethedilen topraklar İskender'in komutanları arasında bölündü. Suriye ve Mezopotamya bölgesi üzerindeki güç savaşı Seleucus Nicator'un lehine sonuçlandı (MÖ. 301). Öncelikle Seleucus Krallığının başkenti olarak, Akdeniz kenarında bir liman olduğundan Seleucia Pieria (bugünkü Samandağ, Çevlik) seçilmişti. Seleucus, yendiği rakibi Antigonus (Monophtalmus)'un bugünkü Antakya'nın 5 km. kadar kuzeyindeki yönetim merkezi Antigonia'yı yıkarak halkını kendi adıyla kurduğu bu yeni başkente (Seleucia) naklettirdi. Ancak Mezopotamya civarı ve güney Suriye'nin kontrol edilebilmesi açısından ve Seleucia'nın denizden gelecek saldırılara açık olması nedeniyle yeni bir kent, Antiocheia kuruldu.

 


Asi Nehri, şehri ikiye bölüyor

 

Hatay'ın anavatan Türkiye'ye katılması öncesinde, 2 Eylül 1938 tarihinde 10 aylık bir süre varlığını sürdüren Hatay Devleti kuruldu. Toprakları, Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) belgelerinde İskenderun Sancağı olarak yer alan bölgeydi. 16 Haziran 1939'da TBMM'nde alınan kararla Türkiye ile Hatay Devleti arasındaki sınır çizgisi kaldırılarak geçersiz kılındı. 23 Temmuz 1939'da ise anavatana katılma, son Fransız kıtasının kışladan çıkmasıyla ve Fransız kıtasının da yer aldığı törenle kışlaya Türk bayrağı çekilmesiyle tamamlanmış oldu.

 


Sağda Büyük Antakya Oteli

 

Asi Nehri üzerinde Kemal'i beklerken fotoğraf çekiyorduk. Lakin yanlış anlama olmuş. Kemal de bizi almaya otele gelmiş. Dün künefe yediğimiz Hatay Künefe önünde Kemal ile buluştuk. Oradan ver elini Ulu Camii.

 


Hatay'ın meşhur lokantası: Sultan Sofrası

 


Ulu Camii

 

Ulu Camii

Antakya camilerinin en eskisi ve en büyüğü Ulu Cami'dir. Minaresi en güzel kilisenin kulelerinden daha güzeldir. Asi kenarındaki bu caminin içi, diğer tüm Türk camilerinde olduğu gibi çok sadedir. İçi kıymetli halılar ile kaplı caminin duvarlarında altın harflerle yazılmış ayetler vardır. Bu caminin Memlûk dönemi eseri olduğu, Osmanlı döneminde bir kaç defa onarım gördüğü sanılmakladır. Doğu - Batı yönünde uzanan dikdörtgen planlıdır. Caminin Osmanlı tarzında yapılmış silindirik geniş gövdeli ve yüksek minaresi şerefeli, sivri külahlıdır ve bir kaç defa tamir görmüştür. Üzerindeki 1704 tarihli kitabe bir kaç onarımdan birine ait olmalıdır. Gravürlerde, minarenin 200 yıl önce de aynı stilde olduğu görülmektedir. Avlusu geniş, taş döşeli, şadırvanlıdır. Mimarı ve yapılış yılı bilinmemektedir. Üzerinde, 1872 depreminden sonra onarıldığını gösteren 1874 tarihli bir kitabe bulunmaktadır.

Kaynak: http://www.antakya.bel.tr/index.php?okod=141

 


Ulu Camii

 

Ulu Cami'den sonra Uzun Çarşı'ya giriyoruz. Burası Hatay'ın kapalı çarşısı. Manifaturacılar, baharatçılar, peynirciler, manavlar, kasaplar iç içe geçmiş. Hatay'ın mozaiğine uygun bir çarşı. Kendine has bir kokusu var. Kemal okul çıkışları soluğu burada alırmış. Onun çocukluk anıları eşliğinde çarşıyı gezdik. Hatta esnaftan biri elimizdeki iri fotoğraf makinelerini örünce bizi içeri davet etti. Oğluna yurt dışından bir katalog gelmiş. Onu bize gösterdi. BH Photo'dan geliyordu. Dedim New York'un ünlü fotoğraf dükkanlarından biridir. Çay da ısmarlayacaktı bize ama acelemiz olduğunu söyleyip kibarca reddettik.

 


Uzun Çarşı

 


Baharatçılar

 

Kemal'in dediğine göre herkesin bir kasabı olurmuş. Baharatlar kasaba verilirmiş. Kasap da etin uygun yerinden satır kıyması yapar ve sinide (tepsi) pişirirmiş. İşte buna Lahmi Sini yani Tepsi Kebabı deniyor. Zaten gezerken gördük. Kasapların arka bahçeleri var. Orada bu nefis kebabı yiyebiliyorsunuz.

 


Kalay işleri

 


Kadayıf yapımı

 

Uzun Çarşı'dan çıktıktan sonra yürüye yürüye Habib-i Neccar Camii'ne geldik. Minaresine bakınca Türk mimarisi değil diye düşündüm. Daha sonra Kemal cami ile ilgili bilgi verince haklı olduğumu anladım. Türkler Anadolu'ya gelmeden önce inşa edilmiş. Aşağıda ansiklopedik açıklamayı bulabilirsiniz.

 


Habib-i Neccar Camii

 

Habib-i Neccar Camii

Antakya’da bulunan tarihi cami. Anadolu’da yapılan ilk camii olarak bilinir. Camii Roma dönemine ait bir pagan tapınağının üzerine inşa edilmiştir. Günümüzdeki cami Osmanlı dönemi eseridir, etrafı medrese odaları ile çevrilidir. Avlusunda 19.yy eseri bir şadırvan bulunur. Caminin kuzeydoğu köşesinde İsa’nın havarilerinden Yunus (Yuhanna) ve Yahya (Pavlos) ile onlara ilk inanan ve şehit edilen ilk kişi olan Antakyalı Habib-i Neccar’ın türbesi bulunur.

Antakya şehri, İslam Devleti’nin lideri Halife Ömer’in komutanlarından Ebu Ubeyde Bin Cerrah tarafından 636 yılında fethedildiği dönemde fethin simgesi olarak, Habib-i Neccar ve İsa’nın iki havarisinin mezarının bulunduğu yerde, bir cami inşa edilmiştir. 1098 yılında Haçlılar’ın eline geçen ve 1099’da Antakya Prensliği halini alan şehri Memlük Sultanı Melik Zahir Baybars fethedince camiyi yeniden yaptırmıştır. Caminin medrese duvarlarında üzerinde Baybars’ın adı olan bir kitabe vardır. Depremlerden zarar gören cami ve minaresi birçok kez yenilenmiştir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Habib-i_Neccar_Camii

 
 

Habib-i Neccar Kıssası

Kıssaya gore, M.S. 40’lı yıllarda (İsa), havarilerinden Yunus (Yuhanna) ve Yahya’yı (Pavlus)Antakya’ya gönderir. Bu iki elçi Antakya'ya girerken koyunlarını otlatan marangoz Habib-i Neccar ile karşılaşır (neccar, marangoz demektir). Neccar, yatalak oğlunun elçiler tarafından iyileştirilmesi üzerine İsa'nın getirdiği dine iman eder. Ancak Antakyalılar elçileri hoş karşılamaz ve onları hapse atarlar. İsa, bunun üzerine Barnabas’ı şehre üçüncü elçi olarak gönderir. Elçilerin tüm çabalarına rağmen halk İsa’nın dinine inanmaz ve onları öldürmeyi planlar. Bunu öğrenen Habib-i Neccar, şehre giderek Antakyalılara "Sizden hiçbir ücret talep etmeden Hak dinini anlatan bu elçilerin söylediklerine uyun" diye seslenir. İsa'nın elçileri de, Habib-i Neccar da işkence altında şehit olurlar. Bu olay Kuran’ın Yasin suresinde anlatılmaktadır.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Habib-i_Neccar_Camii

 
 

Bu meşhur camiden çıktıktan sonra kendimizi Antakya'nın eski mahallerine attık. Dar sokaklardan geçip, eski evleri gördük. Bazıları oldukça kötü haldeydi. Kemal'e "Adeta Toledo'dayız" diye espri yaptım. Aslında çok güzel taş evler de vardı. Bunları restore etsek ne güzel olur. O zaman Toledo'dan da güzel olur. Sonuçta tarih açısından bir çok uygarlığa kucak açmış Dünya'nın en eski kentlerinden birindeydik.

 


Antakya'da Burak, hayranları ile buluşur :)

 


Taş evler

 

Kemal bizi labirent gibi sokaklarda dolaştırdı dolaştırdı sonra tak diye Ortodoks Kilisesinin önüne çıkardı. Kilisenin kapanmasına az bir vakit vardı. Hemen bahçe kapısından süzülüp içeri girdik. Kilisede temizlik yapılıyormuş ama gezebileceğimizi söylediler. Bir gazetenin anketine göre Türkiye'deki en güzel on kiliseden birini geziyorduk.

 


Antakya Azizler Petrus Ve Pavlus Ortodoks Kilisesi

 

Ortodoks Kilisesi

 

Hıristiyanlık aleminde Antakya'nın önemi büyüktür. Yeruşalem ( KUDÜS ) Kilisesinden sonra en eski kilisedir. Zira Mukaddes  kitap   (Yeni ahit-resullerin işleri) Antakya'nın önemini zikretmiştir.  Kudüs'ten sonra ikinci merkez sayıldığı için Antakya Patrikliğine " Ana Kilise" denir. İlk Kilise olarak  imana önem vermekle birlikte, Pavlus  ve Barnaba Yeruşalem'deki Hıristiyan mümin kardeşlere para yardımları göndermiştir. (Resullerin İşleri 11-29) Ancak işi tamamladıktan sonra beraberlerinde Yuhanna lakaplı Markos ile Antakya' ya geri döndüler. Antakya Kilisesi büyümeye başlamış ve imanlıları çoğalıyordu. Zira Petrus ve Pavlus'un Antakya Kilisesine verdikleri talim ( eğitim ) resuller topluluğundan ve kurtarıcı bir eğitim idi. İki resul Barnaba ve Pavlus  42. miladi yılında Antakya Kilisesini tesis etmişlerdi. 45-53 miladi yılları arasında olan 8 yıl  Petrus tarafından yönetilmiştir. Daha sonra Petrus başkent Roma'ya gidip oradaki kiliseyi tesis etmiş ve orada şehit düşmüştür.  Resullerin İşleri (11-25)' e göre Antakya Kilisesine ilk olarak Hıristiyan Kilisesi adı verilmekle beraber imanlılarına da Hıristiyan adı verildi. Bu da büyük bir övünme kaynağıdır. 

Petrus ilk olarak Patrik yani aşiret reisi  adını aldı. 451 miladi yılında Kalidonya topluluğu bu isim hakkını Antakya' ya vermekle beraber 1. Patrik Kürsüsünü Petrus'a verdi. Zira 1. ilahiyat  Nikya Topluluğu 2. İlahiyat Konstantina Topluluğu ve bütün Maşrek ( Doğu ) rahipleri, Antakya  Patrikliğinin  otoritesinin ve üstünlüğünü itiraf ve tespit etmişlerdir.

Antakya kürsüsü 1098 miladi yılında Antakya Frengiler tarafından hücuma uğramıştı. Büyük belalara sahne olmakla beraber  1268 yılında Zaher Baybars'ın eline yenik düşmüştür.  Bu  esnalarda Antakya patrikleri İstanbul'da ikamet etmekteydi ve mukaddes Antakya Kürsüsü 1342'ye kadar Küçük Asya'da bir yerden bir yere dolanıyordu, böylece  beş  patrikten  sonra  Şam'a intikal  ve  ikamet  etti  (1343). II. Iğnatios Şam'da ilk ikamet eden Antakya Patriği olmuştur.

Antakya St. Petrus ve St. Pavlus Katedrali Doğu Ortodoks Kiliselerinin en güzelidir. Bizans imarına uygun olarak inşa edilmiştir. Ancak 1872 yılındaki depremde büyük zarar görmüş, Rus mühendislerin  etkisi ve yardımı ile tekrar inşa edildiğinde Rus imar tarzını biraz almıştır.

 

Mısır Bilad Al Şam hükümdarlığı zamanında Mohammed Ali oğlu İbrahim Paşa'nın izni ile 1833 yılında Antakya Kilisesi inşa edildiğinde, Junayne bahçe mevkiinde tahtadan yapılmış basit bir bina idi. Antakya Kilisesi daha sonra genel temel yola bakan yüksek bir mevkide beyaz taştan inşa edilmiş ve çok geniş bir saha ile çevreli olmakla beraber, sahanın etrafında bazı basit binalar vardır. Kilisenin ön yüzü 70x70 cm2  şekilde iki sütun üzerine oturtulmuştur. 1862 yılında ölen Mihail adında genç adam için sol sütun üzerinde 2 m. yüksekliğinde taş üzerinde 12 satırlık bir şiir nakış edilmiştir. Zira ebeveynleri anne ve babası kiliseye çok büyük bir malı ve  parayı hibe ettikleri için ölen oğullarının hatırasına  işbu şiir yazılmıştır.

 

Kaynak: http://www.antakyaortodoks.com/defaultinside.htm

 
 

Kiliseyi terk ederken içeri rehber eşliğinde yabancı turistler giriyordu. Rehber, Kemal'e kilise açık mı kapalı mı diye sordu. Kemal açık dedikten sonra bize dönüp "Bu nasıl rehber yahu, daha ziyaret saatlerini bilmiyor" diye söylendi. biz de kendisine hak verdik. Ara öğün vakti geldi herhalde :).

 
 

Ara öğün için hemen kilisenin yakınındaki Nedim Usta'ya gittik. Burası Antakya'nın meşhur humusçusu. Bilmeyenler için humusu tarif edeyim. Nohut, tahin ve limon ile yapılan bir meze. Hani ben çok aramam ama Kemal tavsiye ettiğine göre güzeldir dedik ve iki üç masadan oluşan salaş dükkanda yerimizi aldık.

 


 Nedim Usta'da humus bekleyen arkadaşlar

 


Adnan Bey humusu hazırlarken

 

Humus hazırlanırken biraz lafladık. Kemal küçükken hep buradan yermiş. Bize humusu hazırlayan Adnan Bey ile de sohbet ettik. Bize yeni kuşağın artık bu işleri yapmak istemediğini anlattı. Bu arada sokağın karşısında yeni bir lokanta da açmışlar: Antakya Evi. Biz yörenin harika ekmeklerine humusu katık edip nefsimizi körelttikten sonra mutlu mesut dükkandan ayrıldık. Sırada arkeoloji müzesi var.

 


Nefis humus

 


Antakya Meydan

 

Müze çarşı meydanında yer alıyor. Girişte Burak ve ben müze kartlarımızı gösterdik, Kemal ise 8TL bayıldı. Bu arada müzenin öğle tatiline girdiğini de öğrendik. Yahu hiç müze öğlen kapanır mı?

 


Hatay Arkeoloji Müzesi

 

Hatay Müzesi

Antakya şehrinde, Cumhuriyet Alanı’nda, Asi Irmağı kenarında ve köprü yakınında yer alan müze. Mozaik zenginliği yönünden dünyanın ikinci, para koleksiyonu yönünden üçüncü büyük müzesidir.

Hatay’da müze kurulmasına 1932’de karar verilmiştir; müze binasının yapımına 1934 yılında başlanmış, Hatay Devleti zamanında tamamlanmış, düzenlenmesi uzun sürdüğünden 1948 yılında hizmete açılabilmiştir. Müzenin genişletilmesi için yapılan ek inşaat 1974 yılında tamamlanmıştır.

Müzede, Hitit, Helenistik, Roma ve Bizans Dönemlerine ait olan ve Harbiye, Antakya, Atçana, Seleukia Pieria ile İskenderun’da bulunmuş eserlerin sergilenmektedir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Hatay_M%C3%BCzesi

 


Antakya Lahidi

 


Mozaikler

 


Mozaikler

 


Mozaikler

 

Müze umduğumdan çabuk bitti. Şimdi ne yapalım derken karşımıza çıkan İmren Baklava'ya daldık. İnsanın önce gözü doymalı derler ya bir müddet tezgahtaki tatlılara baktık. Hepsi de bir birinden nefis gözüküyordu. Sonra ortaya karışık tatlı tabağı almaya karar verdik. Belluriye, kuş gözü, şöbiyet ve kabak tatlısı aldık. En çok belluriye ile şöbiyet hoşuma gitti. Belki de hayatımda yediğim en güzel şöbiyetti.

 


İmren Baklava

 


Ortaya karışık

 

Enerji depoladıktan sonra biraz daha çevreyi dolaştık. Aykut'un eşi Itır'ın galerisine uğradık. Sonra da Saklı Ev'e gittik. Burası  restore edilmiş bir Antakya evi. Çok güzel bir avlusu var. Çayımızı içip biraz soluklandık. Aslında insan burada gezmekten değil de yiyip içmekten yoruluyor. 

 


Saklı Ev

 

Tekrar Liwan Otel civarına gidip arabamızı aldık. Ver elini Pro-Gen Plaza. Aykut bize şirkette güzel bir yemek hazırlatmış. Menüde ana yemek olarak lahmi sini var. Sultan Sofrası'ndan da mezeler gelmiş: Oruk (Antakya usulü içli köfte), kaytaz böreği, ıspanaklı ekmek.

 


Öğle yemeğimiz

 


Lahmi Sini (Tepsi kebabı)

 

Neşe içinde lezzetli yemeğimizi yedik. Ofiste kahvelerimizi içip Aykut ile vedalaştık. Yeni rotamız Samandağ, ama girişi kaçırınca kendimizi Harbiye'de bulduk. Harbiye, Hatay'dan yaklaşık 10km uzakta turistik bir belde. Suriye yolunun üzerinde olduğundan mi bilemedim epey Arap turist vardı. Hem de bu mevsimde. Yeşillikler içinde bir sürü lokanta var. Yine hediyelik eşya satanlar, şelale yolunun kenarına dizi dizi tezgahlarını kurup rızklarını bekliyorlar. Buranın özellikle ipekli dokumaları meşhurmuş. Burak nedense pek beğenmedi şalları. Halep'ten bakarız dedi. Ben zaten böyle pazarlık yapılması gereken yerlerden alış veriş yapmayı sevmem. Biri yaparsa ben de alırım.

 


Harbiye

 

Bir sürü alabalık lokantasının içinden geçerek şelalelerin yanına indik. Su bu lokantaların havuzlarına paylaştırıldığından olsa gerek oldukça azalmış. Şelaleler  cılız gözüktü gözüme. Belki de mevsimdendir bilemedim. Kemal'in bahsettiği mağaraları ise bulamadık. Biraz fotoğraf çektikten sonra geldiğimiz yoldan geri döndük. İlkbaharda ağaçlar çiçek açınca buralarda oturacak yer bulmak zor olur diye düşündük.

 


Harbiye Şelaleleri

 
 


Tabelalara dikkat

 

Asfaltta yürüye yürüye Hidro adlı lokantaya girdik. Burası bir havuzun yanına konuşlandırılmış. İsmini,  küçük bir baraja benzeyen, bu havuzdan almış diye düşündüm. Yazları Antakyalıların favori mekanlarındanmış. Biraz yorulmuşuz. Bize enerji takviyesi lazım. Havuz manzaralı bir masada çaylarımızı yudumlarken Harbiye künefesini bekliyorduk.

 
 

Ve beklediğimize değdi. Hayatımın en güzel künefesini yedim. Hani çarşıdaki de güzeldi ama bu onu bile unutturdu. 3 kişi 5 porsiyon söylemiştik ama şu Runtalya yüzünden yediklerime dikkat ediyor olmasam tek başıma hüpletirdim. Harbiye künefesinin çarşı künefesinden bir kaç farkı oluyormuş. Kemal bu farkları şöyle açıkladı: Kadayıfı elle ufalanıyor, üzerine fıstık koyuluyor. Ama sanki bundan fazlası var. O da mekanın pişirme ustalığından olsa gerek diye düşündüm. Çatalı saplıyorsunuz ve peynirin uzamasını seyrediyorsunuz. Üzeri çok güzel bir şekilde kızartılmış. Gevrek mi gevrek. Ve şerbeti nefesinizi kesmiyor. Dedim ya 5 porsiyon yerdim. Tabi bunu tattıktan sonra İstanbul'da nerede künefe yiyeceğiz onu bilemedim.

 


Harbiye Künefesi

 

Künefenin tadı damağımızda yeniden yola koyulduk. İstikamet Samandağ, Akdeniz'in en doğusuyla kucaklaşacağız ve güneşi denize batıracağız. Yirmi dakika sonra Samandağ'a ulaştık. Oradan Çevlik Plajına geçip Akdeniz'e kavuştuk. Güneş alçalıyor, manzara nefes kesiyordu. Bu arada Samandağ Sahilleri Türkiye'nin en uzun sahilleriymiş. Hatta Dünya'nın da sayılı uzun sahillerindenmiş.

 


Çevlik Sahilleri

 

Çevlik

Çevlik’te yapılan kazılarda elde edilen bulgular yöredeki yaşamın Orta Paleolitik (M.Ö 100.000-40.000) döneme kadar uzandığına işaret etmektedir. Aynı yerde Üst Paleolitik Döneme ait araçlar ve insan kalıntılarına (Homo Sapiens Çevlikiyensis’ten kalma kemiklere) ulaşılmıştır. Ayrıca Meydan Köyü’nde bulunan Üç Ağızlı Mağarası’nda Üst Paleolitik Dönemin başlangıcına ilişkin buluntulara rastlanmıştır.

Yazılı tarih döneminde MÖ. 750 tarihlerine doğru Asi Nehri ağzına Yunanlılar tarafından Al-Mina Limanı kurulmuştur. O zamanlarda gemiler Asi Nehri yoluyla Antakya’ya kadar ulaşabiliyorlardı. Bu liman önemini uzun süre korumuştur.Büyük İskender’den sonra kurulan Seleucus Krallığının hükümdarı Seleucus Nicator MÖ. 23 Nisan 300 tarihinde Seleucia Pieria (bugünkü Çevlik) liman kentini kurarak, ülkesinin başkenti yapmıştır.

Roma hakimiyeti döneminde İmparator Vaspasianus (MS 69) ve oğlu Titus tarafından limanı sel sularından korumak amacıyla tüneller yaptırılmıştır. Tünellerin yapımının 100 yıl sürdüğü sanılmaktadır.Selçuklu, Fatımi ve Memlük egemenliklerinden sonra 1516 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransız idaresinde kalan Samandağ, 1938 yılında Hatay Devleti’nin Antakya ilçesine bağlı “Süveydiye” nahiyesi olmuştur. 23 Temmuz 1939’da Hatay’ın Anavatan’a ilhakıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmıştır.

1948 yılında “SAMANDAĞ” adıyla ilçe olmuştur.

Kaynak: http://www.samandag.gov.tr/tarihi.html

 


Titus Tünelleri

 


Ve güneşi Akdeniz'e batırdık...

 

Titus Tünelleri ve kaya mezarları için yaya olarak tırmanışa geçtik. Buraların restorasyonu hala devam ediyor. Güzel bir yol yapmışlar, çevresini de tellerle çevirmişler. Girişte kulübe vardı ama henüz para almaya başlamamışlar. Öyle elimizi kolumuzu sallaya sallaya girdik.  Hoş alsalar da Burak ile benim müze kartımız var, sıkıntı olmazdı. Bu arada kaya mezarlarına kadar epey yol yürüdük. Güneş batmış, dönüşümüz karanlığa kalmıştı. Fotoğraf için de ışık oldukça azalmıştı.

 


Kaya mezarları yoluna

 
 

Beşikli Mağara

Samandağ Çevlik köyünde deniz kenarında 300 hektarlık alana yayılan "Seleukeia Pieria" ya da bir diğer söylenişle "Pieria'daki Seleukeia" antik kentinin en önemli kalıntılarından birisi olan Beşikli Mağara tamamen kayaya oyulmuş mezar kompleksidir. Yöre halkı tarafından mezar adasının içinde yan yana aynı boyutlarda işlenerek biçimlendirilmiş üzeri düz çatılı iki taş sandukalı mezardan ötürü Beşikli Mağara olarak adlandırılmıştır. 18. ve 19. yüzyıl seyyahlarınca seyahat kitaplarında Krallar Mezarı olarak tanımlanmış, W.Bartlett tarafından gravürleri çizilmiştir.

Mezar adasının bulunduğu alan, eski çağda ölüler şehri olarak adlandırılan bir nekropol alanı olarak düzenlenmiş, mezar adasının bulunduğu kayalık yamacın kuzey, doğu ve güney yanında kayalık içine işlenmiş mezar odaları çevrelenmiştir.

Mezar alanına giriş batı yanda bulunan merdivenlerle sağlanmıştır. Bu merdivenlerin bir kısmı halen görülebilmektedir. Beşikli mağarada 1938 yılında Amerikan - Fransız kazı heyeti tarafından kazı temizlik çalışması yapılmış ve mezar anıtının çok eski çağlarda soyulduğu ve tahrip edildiği anlaşılmıştır. 1998 yılında ve 2002 yılından bu yana Yrd. Doç. Dr. Hatice Pamir başkanlığından yürütülen arkeolojik çalışmalar sonucunda anıtın ayrıntılı belgeleme çalışması yapılmış ve Samandağ Kaymakamlığı'nın destekleri ile alanın çevre düzenlemesi gerçekleştirilmiştir.

Beşikli Mağara olarak adlandırılan anıt mezar, birbirine bağlantılı dört mekandan, tabana ve yan duvarlara oyulan toplam 93 mezar yatağından oluşmaktadır. Önde yer alan giriş mekanının cephesinde 4 sütunlu ve üç girişli cephe düzenlemesi yer almaktadır. Ön giriş mekanı küçük dikdörtgen planlıdır ve iki ana mekanı açılmaktadır. Mekanın tavanı üç bölümlü olarak tasarlanmış, her bir bölümün köşeleri kabartma istiridye, yan kenarlarda ise kabartma sarmaşık dalı motifi ile süslenmiştir. Ön giriş mekanının tabanında ve batı yan duvarında mezar yatakları açılmış, mezar yataklarının üst kısmı kapatma plakaları ile kaplanmış olduğu anlaşılmaktadır.

Kaynak: http://www.hatay.gov.tr/ortak_icerik/hatay/gezelim/besiklimagara/besiklimagara.htm

 


Beşikli Mağara Mezar Anıtı

 

Hava iyice karardığından mağaranın içini gezemedik. Geldiğimiz yoldan ama bu sefer karanlıkta arabanın yanına döndük. Kemal, Vakıflı Köyüne de uğrayalım dedi. Ben tamam dedim, Burak ise arkada otele gidelim diye mırıldanıyordu. Biz yolu ararken o çoktan uyumuştu. Köyü sora sora bulduk lakin karanlıkta hiçbir şey anlamadık. Antakya'ya, otelimize, geri döndük.

 


Sveyka Restaurant

 

Duşlarımızı aldıktan sonra Kemal, Aykut, Itır ve Sarp The dostum ile buluşup akşam yemeği için Sveyka Restaurant'ta yerimizi aldık. Eski bir Antakya evinin özenle restorasyonu sonucu bu güzel lokanta ortaya çıkmış. Aykut'un dediğine göre menüde Halep işi yemekler ağırlıktaymış. Mezelerle donatılmış sofraya oturduk. Ana yemek olarak ise kaz başını tercih ettim. Bu bonfileden yapılan şiş. Kaz eti ile alakası yok. İri iri doğrandığından iri bir kuş olan kazdan alıyor adını. Biberli ekmekler ile beraber afiyetle lokum gibi etleri mideye indirdim. Üzerine de peynirli helva ile günün jübilesini yaptım.

 


Kaz Başı

 

Yeniden oteldeyiz. Günün muhasebesini yapıp notlarımı alırken Burak uykuya dalmıştı bile. Yarın Halep' e gidiyoruz.
 

* iPhone 4 ile çekilen fotolar
1. Bölümün sonu
 
1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.