Bulak - Amasra

30 Haziran 2007

Bu hafta sonu sürpriz bir seyahat gerçekleştirdim. Hem ticaret hem ziyaret yapacaktık. Karabük ve Bartın'da bazı fabrikaları ziyaret edip, Ankara'ya anneannemi ziyarete gidecektik. Planımız sabah beşte yola koyulup önce Ankara'ya gidip annemi anneanneme bırakmak, sonra da öğleden önce Karabük'e varıp fabrika ziyaretlerine başlamaktı. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Sabah ancak altıda yola çıkabildik. Benim gördüğüm en kalabalık TEM trafiklerinden birine girdik. Herkes aynı anda tatile çıkmış sanki. Bir de tam Temmuz başı, Avrupa'dan bir sürü tatilci memleketlerine gidiyordu. Türk plakadan çok yabancı plaka vardı yollarda. Trafikten çok beni otomobil kullanmayı bilmeyenler yordu. Şeridinde gidemeyenler, yüz km hızla ile en son şeridi işgal edenler, hatalı sollama yapanlar... yolda ne arasanız vardı.

Gerede çıkışına yaklaşırken saat ona geliyordu. Ankara'ya gidip geri dönsek çok vakit kaybedecektik. Bu nedenle önce Karabük'e gitmeye karar verdik. Annem de artık bir şekilde kendini oyalayacaktı. Fakat bizi gişelerde, uzun bir kuyruk bekliyordu. Yaklaşık 1 km uzunluğundaki bu kuyruğu 45 dakikada alabildik. OGS şeridini tıkayan hayvanlara da  sinir oldum. İlk fabrikada yaklaşık bir buçuk saat kaldık. Tabi annem çok sıkılmış. İkinci fabrikaya babamı bırakıp  annemle çevreyi gezmeye çıktık. Amacım Safranbolu'ya gidip hem yemek yemek hem de biraz alış veriş yapmaktı. Safranbolu yolunda Bulak dönüşünü görünce oraya gitmeye karar verdik. Ne de olsa Safranbolu'yu ikimiz de defalarca ziyaret etmiştik.

 

Rota: İstanbul - Gerede - Karabük - Bartın - Amasra - Bartın - Devrek - Mengen - Gerede - Ankara

 

Bulak Köyü bir tepenin yamacına kurulmuş. Yaklaştıkça Karabük'ün çirkin ortamından kurtulup kendimizi yemyeşil doğanın içinde bulduk. Köy Safranbolu'nun daha ufak bir kopyası gibiydi. Evler Safranbolu evlerine benziyordu. Ben bir sürü fotoğraf çekmeyi planlarken Tuğrul'un makine hafızam doldu demez mi? Bir baktım içinde hafıza kartı yok. Tabi başladım Tuğrul'un kulaklarını çınlatmaya. Makinenin kendi hafızasındaki fotoğrafları temizleyip fotoğraf boyutunu mümkün olduğunca küçülttüm. 16 fotoğraf çekebilecektim. Bu yüzden bu gezide fotoğraf sayısı az oldu,  kusura bakmayın.

 

Bulak Köyü

 

Mağara Yolu

 

Köyün içinde Mencilis Mağarası diye bir tabela görünce onu da görelim dedik. Yol önce bozuldu sonra tamamen toprağa döndü. Ben yine söylene söylene yol almaya başladım. 40 yanak lastiklerimi korumak için çok yavaş yol alıyordum. 4km'lik yolu yirmi dakikada aldık. Koşsam daha hızlı giderdim. Malum 20 dakikada 5 km koşabiliyorum :). Bu arada yol ne kadar kötüyse manzara da o kadar güzeldi. En sonunda geniş bir alana çıktık. Karşımızda asfalt bir yol, kenarında dizi dizi otomobiller. Meğer ben yanlış yoldan gelmişim. Sonradan öğrendiğime göre Safranbolu'dan buraya kadar asfalt yol varmış.

Mağaranın girişine otomobili park edip, mağaranın ağzına çıkacağım merdivenlere doğru yürüdüm. Saymadım ama 200 basamak çıktım her halde. Yukarıda bir seyir terası vardı. Burada gözleme yiyip ayran içebiliyorsunuz. Girişte beni güler yüzlü bir görevli karşıladı. "Otur biraz dinlen delikanlı, terin soğusun. İçerisi 14 derece" dedi. Gerçi ben fazla terlememiştim ama amcayı kırmamak için girişteki  sedirde biraz oturdum. Daha sonra bir rehber eşliğinde ben ve iki ziyaretçi daha mağaranın içine girdik.

 

Mağaranın Girişine Çıkan Yol

 

Gerçekten de içerisi oldukça serindi. Geçen sene Selçuk ile gittiğimiz Dupnisa Mağarası'na benziyordu. Araştırmalarımdan öğrendiğime göre Türkiye'nin dördüncü büyük mağarasıymış. Bizim girdiğimiz kısım mağaranın en üst kısmı. Alt kısımlarda ise dereler varmış. Rehberimin söylediğine göre halka açılan kısmın uzunluğu yaklaşık 500 metre. Buraya ışık ve ses düzeni kurulmuş. Üç ayağım olmadığı için (ve yeterli pozum) fazla fotoğraf çekemedim. Bu arada rehberin flaşlı foto önerisini kibarca reddettim. "Gel abi istersen ben seni çekeyim" dedi. Yok dedim, gerek yok. Gezdiğimiz yerde sarkıt ve dikitlerin yanında çeşitli fosiller de vardı. Bir tosbağa fosili gördüm ama makinenin onu çekmeye gücü yetmezdi.

Mağaranın iki buçuk kilometrelik bölümü haritalanmış. Rehberime göre mağaranın uzunluğu altı kilometreymiş. Yine netten araştırmalarıma göre kretase kireç taşından gelişen Mencilis Mağarası, hidrolojik olarak aktif bir mağara; yeraltı nehirleri, göletler, şelaleler ve kalkerlerle mağara araştırmacılarının ilgisini çekiyormuş. Kim bilir kaç milyon yıl yaşında.

 

Bulak Mencilis Mağarası

 

Seyir Yerinden Manzara

 

Mağarayı bitirip dışarı çıktım. Bir müddet seyir terasından manzarayı seyrettim. Annemi daha fazla bekletmemek için arabanın yanına indim. Yolda babam aradı, fabrikadaki işi bitmiş beni alın diyordu. Toprak yolu bitirip asfalta çıktık. Babamı alıp Bartın'a doğru yola koyulduk.

 

Kartal Yuvası Evler

 

Karabük - Bartın yolu çok keyifliydi. Yolun her iki yanı da ormandı. Ağaçları arasında kıvrıla kıvrıla dönen yol tam motorluktu. Bukefalos'a bu yolları göstermem lazım. Bartın'da babamı fabrikaya bırakıp biz Amasra'ya doğru yola koyulduk. Yol dağların arasına girdi. Karadeniz'le aramızda sadece 15 dakikalık bir dağ-orman yolu kalmıştı. Dağı aşınca gördüğümüz manzara nefesimizi kesti. Yeşil mavisine kavuşmuştu. Hemen arabayı durdurup sınırlı pozlarımdan birini çektim. Biraz daha aşağıya inince şirin Amasra da gözüktü.

 

Merhaba Karadeniz

 
 

Amasra, eşsiz güzellikteki sahili, iki koyu ve iki adasıyla güneydeki tatil merkezlerini aratmıyor. Karadeniz masmavi bir göl gibi bizi karşıladı. O kadar durgundu deniz. Otomobili park edip önce karnımızı doyurmaya karar verdik. Oradaki balıkçılardan birine girip nefis bir mezgit yedik. Bu arada buranın en ünlü lokantasının adı "Canlı Balık". Ben de poz az olduğundan bu fotoğrafları bir sonraki gezime saklıyorum. Ne de olsa bu hızlandırılmış bir tur.

Biraz da tarih. Bu aralar İlber Ortaylı'nın kitaplarını okuduğum için Osmanlı'ya bağlanmasını anlatacağım: 13. Yüzyılda Cenevizli tüccarlar şehri ele geçirmişlerdir, Ekim 1460’ta Fatih Sultan Mehmet’in fethine kadar Ceneviz yönetiminde kalan şehirde canlı bir ticari hayatın yansıması olarak pek çok sanat eseri günümüze ulaşmıştır. Amasra’nın Osmanlılarca fethi öncesinde şehre tepeden bakan Fatih, hayranlığını şöyle dile getirir: “ Lala, Çeşm-i Cihan bu mudur ola?” Fetih sonrası şehirdeki iki kilise camiye çevrilir, bir kadı atanır ve Fatih’in emriyle Eflani Kalesi halkı Amasra’ya yerleştirilir. Osmanlı yönetimindeki şehir, Bolu Sancak Beyliği’ne bağlı bir merkez olarak varlığını sürdürmüş, bu dönemde şehri ziyaret eden Batılı gezginler büyük bir hayranlıkla bahsetmişlerdir (Kaynak: www.amasra.org.tr).

 

Manzaranın Güzelliği

 

Amasra'ya Yukarıdan Bakış

 

Amasra Limanı

 

Yemekten sonra şehri keşfe çıktık. Annem daha önce bir turla buraya gelmişti zaten. Çeşitli el işçiliği süs eşyalarının sergilendiği Çekiciler Çarşını gezip Küçük Liman'dan Büyük Liman'a geldik. Burada Amasra Kalesi var. Yukarıya,  ağlayan ağaç denen yere çıkıyoruz. Manzara nefes kesici. Uzun uzun manzarayı seyretmek istiyorum ama zamanımız da pozlarımız gibi kısıtlı. Her an babam arayıp bizi çağırabilir. Zaten çağırdı da. Tekrar Küçük Limana gidip arabaya ulaştık. Güzel Amasra'yı arkamızda bırakıp Bartın'a doğru yola koyulduk. Ama buraya tekrar geleceğim, hem de  bu sefer Bukefalos ile.

 

Tavşan Adası

 

Ege Benzeri Koyları

 

Babamı alıp Ankara'ya doğru yola koyulduk. Devrek, Mengen üzerinden E5'e bağlandık. Bu arada Devrek-Mengen yolu da inanılmaz keyifli bir yoldu. Yine ormanın içinden kıvrıla kıvrıla yol aldık. Sadece son 10km'de yol yapım çalışmaları nedeniyle biraz tadımız kaçtı. Gerede'den otobana girip Ankara'ya saat 22 civarı ulaştık. Pazar günü  akraba ziyaretlerinde bulunup  akşam altıda İstanbul'a doğru yola koyulduk. Yolda kendi rekorumu kırdım. Hiç durmadan hem de Bolu Tünelinden geçmemize rağmen yol tam dört saat sürdü. Ben böyle kalabalık görmedim. Adapazarı'ndan sonra kimi  zaman 50km/sa kimi zaman da köprü trafiği benzeri dura kalka yol aldık. Hele en sol şeride çıkan kamyonları, otobüsleri gördükçe hepten kan beynime sıçradı. Bir de Cuma günü bacak çalışmıştım. Bir zaman sonra popomu hissetmiyordum artık.

Uzun lafın kısası en kısa süre içinde bu bölgeye motorlu bir gezi düzenlenecek. Göremediğim yerler (İnkumu, Valla Kanyonu...) görecek, çekemediğim fotoğrafları çekecektim. Tabi bu sefer ağır silahları kuşanıp, Canon 350D ve saz arkadaşları 17-40L ile 70-200L ile bölgeyi teftiş edeceğim.

 

Diğer gezi hikayeleri için buraya tıklayın.
 

Haber Tarihi: 2 Temmuz 2007


Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.