CAPE TOWN

8-15 Şubat 2009

1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm

Geçtiğimiz hafta Alp ve eşrafının düzenlediği Güney Afrika, Cape Town gezisine iç güveysi olarak katıldım. Uzun zamandan beri ilk defa bir seyahatin planlama bölümünde yer almadım. Uzaktan, gelen mailleri takip ettim ve sadece uçak biletimi aldım. Gerisini Atılgan ve Çağla kardeşler ile Alp halletti.

Sefere çıkmama 2-3 gün kala hafif bir halsizlik belirdi bende. Perşembe ağır bir Yonca antrenmanı yapmıştım. Cuma günü  yol öncesi dinlenmek istiyordum ama taze yoncimik İsmail'i kırmayıp Hillside'a spora; üzerine de çıkışta sinemaya (Benjamin Button) gittik. İşte filmi seyrederken benim film koptu. Sinemada burnum çeşme moduna girdi. Sinema çıkışında Ahmet ve Zeynep'e rastladık. Onlar da benim gözleri kırmızı, burnumu sümüklü görünce filmde ağladığımı zannettiler :). Hoş ağlasam ne olur.

Cumartesi sabahı halsiz bir şekilde yataktan kalktım. Yapılacak alışveriş işlerini bir an önce halledip 13 saat sürecek uçak yolculuğu için hem dinlenmek  hem de kafamı o kadar saat koltukta oturmaya hazırlamak istiyordum. Neyse ki Gülsen bana Exit ayarlamıştı. Bu arada ilaç almaya başladım. Tek umudum hafif bir şekilde hastalığı geçiştirmekti. Bütün sene hasta olma, tam tatile gidecekken hastalan.

Cumartesi akşamı saat  onda Alp ve çetesi ile havalimanında buluştum: Alp, Alp'in eşi Çağla (Shell), Çağla'nın abisi Atılgan (BP, La ilahe illallah yav :)), Atılgan'ın babası, Alp'in lise arkadaşı Aynur ve Aynur'un kocası Tolga (Total). Gördüğünüz gibi petrol ağırlıklı bir grubumuz var. Atılgan ve Tolga iş münasebetiyle daha önce Cape Town'da bulunmuşlar. Atılgan bütün gidilecek yerlerin listesini yapmıştı. Her şey çok güzel planlanmıştı. Evdeki hesap bakalım oraya uyacak mıydı?

Uçak yolculuğu benim için oldukça zor oldu. Yol uzun, burnum çeşme, üzerine halsizlik ve uyuyamama problemi... Fakat sayılı saatler geldi geçti ve Cape Town Havalimanı'na sağ salim indik.

 

Cape Town Havalimanı
 

1. Gün (8 Şubat Pazar)

Havalimanına tarifeden 15 dakika kadar önce inmiştik. Pasaport kontrolünden vizemizi alıp geçtik. Evet Güney Afrika'ya vize yok, vizenizi ülkeye giriş yaparken alıyorsunuz ve herhangi bir ücret ödemiyorsunuz. İlk işimiz para bozdurmak oldu. Böylece Güney Afrika'da para bozdurmanın ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu öğrenmiş olduk. Bir sürü kırtasiye işi var. Önce pasaportunuzun iki tane fotokopisi çekiliyor, sonra otel isminizi ve Türkiye adresinizi, telefonunuzu yazıp bir iki tane imza atıyorsunuz. Baktık işlem uzun sürüyor, pratik Türk zekası hemen devreye girdi. Para bozduran Atılgan'a dövizler yapıştırıldı aman verildi ve bekleme süresini asgariye indirdik. Bundan sonra her para bozdurduğumuzda bir gönüllü seçip  paraları ona verecektik. Bu arada 10 Zar 1 USD ediyor.

Havalimanından çıkınca, güzel bir güneş ve sıcak hava hepimizi selamladı. Transfer aracımızla Park Inn adlı otelimize doğru yola koyulduk. Güney Afrika'da trafik sağdan akıyor. Ben bunu bilmeme rağmen  gayrı ihtiyari  sürücü kapısını zorladıysam da  muavin olmaya razı olup ön sol koltukta yerimi aldım.

 

Şehirden ilk manzaralar
 

Greenmarket Square
 

Otelimiz Park Inn
 

Otel odalarımıza yerleşmeden önce bir saat sonra lobide buluşmak üzere sözleştik. Bavulumu yerleştirip güzel bir duş aldım. Biraz kendime gelmiştim. Burnumun akıntısı da sıcağı görünce sanki biraz durmuştu.

Lobide toplanıp öncelikle otele yakın olan V&A Waterfront denen şehrin kalbi de diyebileceğimiz alışveriş ve eğlence yerine gittik. Buradan Table Mountain'ı (şehrin önemli sembollerinden) tüm güzelliği ve ihtişamıyla görebiliyorsunuz. Bir sürü yeme içme yeri (aralarında bayağı iyi lokantalar var), müzeler, amfi tiyatro, tarihi binalar, sinemalar bu bölgede yer alıyor.  Buradaki önemli alışveriş merkezlerinden bazıları Victoria Wharf, Alfred Mall, Clock Tower'dı. Burası üstü açık alışveriş merkezleriyle bana biraz da San Diego'yu hatırlattı. Ayrıca Roben Adası'na (Mandela'nın hapis yattığı hapishanelerden birinin bulunduğu ada) günlük tur düzenleyen tekneler de buradan kalkıyor. Yine turizm bilgi merkezi ve yaptığınız alışverişlerin vergi iadesini alabileceğiniz Tax Refund bu bölgede (Clock Tower) yer alıyor.  Biz biraz çevreyi dolaştıktan sonra iskelenin üstünde bir lokantada okyanusa karşı karnımız doyurduk. Gördüm ki yemekler ve içecekler inanılmaz ucuz. Tek derdim halsizlikti onun dışında çok güzel bir tatil geçireceğimin sinyallerini burada geçirdiğim  ilk saatlerden alıyordum.

 

W&A Waterfront
 

Waterfront
 

Martı besleme saati
 

Waterfront
 

Sokak gösterilerine bizzat katıldık: Aynur ve Tolga
 

Arkada meşhur Table Mountain (Masa Dağı)
 

 

Arkada Clock Tower alışveriş merkezi
 

Karnımızı doyurduktan sonra soluğu Clifton sahillerinde alıyoruz. Amacımız yörenin meşhur kulüplerinden La Med'e gidip güneşi burada batırmak. Şansımıza hava çok bulutlanmıştı. Beni bir titreme aldı. Alp sağ olsun yağmurluğunu bana tahsis etti. Fakat ben ona rağmen üşüyordum. Burada biraz daha vakit geçirdikten sonra Clifton'dan sonraki durağımız olan Camps Bay'e gidip şirin bir İtalyan lokantası olan "Primi Piatti" da akşam yemeğimizi yedik. Bütün transferleri taksi ile yapıyorduk ki o da sudan ucuzdu. İki gün sonra kiraladığımız aracımızı teslim alacaktık.

Camps Bay  oldukça favori bir yer. Güzel bir plajı ve plajın arkasında şirin cafeleri var. Yemekten sonra çevreyi turladık, sonra ver elini otel. Ne de olsa herkes yol yorgunuydu. Akşam karnım doyup biraz yürüdükten sonra kendimi daha iyi hissediyordum. Buranın yerlileri tarafından "Mother City" olarak adlandırılan bu güzel şehirde ilk güneşimi batırmış, günü arkada bırakmıştım.

 

La Med (Meşhur bir eğlence mekanı)
 

 Clifton Sahilleri
 

La Med'in manzarası
 

2. Gün (09 Şubat Pazartesi)

Sabah saat çalmadan yedi buçukta sırıl sıklam kalktım. Hastayken gece terlemek iyidir derler ya ben de oh artık iyileştim diye sevindim. Doğru duşa.  Kahvaltı için lobiye indim. Otelin kahvaltısı oldukça zayıftı. Peynir yok, zeytin yok :). Bol bol tost ekmeği alıp yağ bal olayına giriştim. Yalnız kahvaltıda şöyle bir güzellik vardı, sebilden sıkma portakal suyu akıyordu.

Bugünkü rotamız Ümit Burnu Doğal Parkı ve çevresi (Peninsula) şeklinde başlayıp, penguenleri göreceğimiz Boulders Beach ile devam edecekti.

Sabah dokuz civarı rehberimizle Peninsula'ya doğru yola koyulduk. Yaklaşık 60km sonra  parka giriş yapmıştık. Bizi önce devekuşları karşıladı.

Biraz da tarih diyelim. Ümit Burnu'nu 1488'de Portekizli kaşif Bartelemou Dias keşfetmiş ve buraya Cape of Storm (Fırtına Burnu) adını vermiş. Fakat bu isim denizcileri korkuttuğundan daha sonra Cape of Good Hope (Ümit Burnu) olarak değiştirilmiş. Amaç Osmanlı İmparatorluğu'nun denetiminde olan ipek yoluna bir alternatif aramakmış.

Bir çok kimse Ümit Burnu'nu Afrika'nın en güney ucu zannetse de aslında en güneyi Cape Town'un doğusunda kalan  Cape Agulhas.

 
 

Ben de bu manzaralı yollarda bisiklete binmek istiyorum
 

Devekuşu
 

Ümit Burnu Mevkii
 
 

Aşağıda bizimkiler beni bekler
 

Tepede Cape Point Lighthouse, soldaki uyarı yazısına dikkat!
 

Cape of Good Hope (Ümit Burnu)
 
 

Cape Point
 

Önce Cape of Good Hope'a sonra da Cape Point'e gidiyoruz. Cape Point'te bizi bir sürpriz bekliyor. Yukarıdaki deniz fenerine bizi çıkaracak olan tramvay çalışmıyormuş. Tabana kuvvet yukarı çıkıyoruz. Çevrede babunlar var ve kadınların, çocukların elinden yemek çalıyorlarmış. Yol üzerinde bununla ilgili uyarı tabelaları vardı.

Yükseldikçe manzara nefes kesmeye başladı. Benim zaten hastalıktan nefesim kesilmişti bir de manzara böyle olunca sürekli durup fotoğraf çekiyordum. Hem vücudum dinleniyordu hem de manzara karşısında ruhum huzura kavuşuyordu.

 

Ümit Burnu
 

Cape Point
 

Cape Point Lighthouse (Işığı 63km uzaktan gözüküyormuş)
 

Cape of Good Hope
 

Atlantiğin tepesinde yemek keyfi
 
 

Yaramaz babun
 

Cape turumuzu tamamladıktan sonra rotamızı Hint Okyanusu kıyısındaki Boulders Beach'e çevirdik. Burada bir penguen kolonisini yaşıyor. Muhtemelen kutuplara en uzak yaşayan koloni. Plajın girişinde elinde yavru  penguen taşıyan bir görevli gördük. Ne olduğunu sorduğumuzda ufaklığı sıcak çarptığını öğrendik. Bu plajda su Atlantik plajlarına göre oldukça ılıkmış ama biz o an kıymetini bilemedik. İlerleyen günlerde Atlantik'in soğuk sularıyla epey maceramız olacaktı.

 

 Çok sevimlisiniz
 

Penguen sever arkadaşlara
 

Fotoğraflardan da görüldüğü üzere penguenler oldukça sevimliydi. Oldukça güzel kareler yakaladım. Bazıları arkadaşlarım için güzel masaüstü desenleri oldu.

 

Boulders Beach Civarı
 

Haydi eve dönme vakti
 

Güzel çekmişim be :)
 

Penguenleri arkamızda bırakıp öğle yemeği için Groot Constantia çiftliğinin içindeki Simon's Restaurant'a gittik. İçinde bulunduğumuz çiftliğin şarap bağları, yörenin en eski şarap bağları. Kökeni 1685 yılına uzanıyor. Nefis bir yemekten sonra çiftliği dolaşıyoruz. İlgili arkadaşlar şarap tadımına katılıyor, ben de kendi ilgi alanım olan fotoğraf çekmeye gidiyorum. Fakat yemeğin verdiği ağırlıktan mı yoksa hastalığın etkisinden mi bilinmez bir banka çöküp kalıyorum. Hasta hasta memleket gezmek de zormuş. 

Fotoğraflarda her üzüm bağ sırası önünde güller göreceksiniz. Bu güller sağlıklı ise toprakta sorun yok, bağlar güvende demek oluyormuş. Ne zaman güllerde problem olursa o zaman toprakla ilgili bir sıkıntı olduğunu anlayıp tedbir alıyorlarmış.

 

Öğle yemeğimizi yediğimiz mekan
 

Sağlı sollu üzüm bağları ve güller
 

Yörenin ünlü şarap üretisici Groot Constantia'nın (1685) şarap tadım ve satış evi
 

Constantia Çiftiliği
 

Constantia bağları
 
 
 

Yeni rotamız Atlantik sahilleri. Manzaralı yollardan geçip Chapman's Point'e ulaşıyoruz. Yol aslında devam ediyor fakat kaya düşme riski yüzünden taşıtlara kapalı. Atılgan'ın dediğine göre bisiklet ile gidilebiliyormuş. Ama ne manzaralı yol. Şimdi atım yanımda olaydı, açıvereydim gazı. Boxer çığlıkları, martı çığlıklarına karışıp Atlantik'i selamlasaydı.

Manzara yine nefes kesiciydi. Karşı kıyı Hout Bay. İki yerleşim yerini (East Fort - West Fort)  sahil şeridi birleştiriyor. Zaten bu manzaranın biraz daha tadını çıkarıp oraya gidecektik.

 

Chapman's Point
 

 

Hout Bay
 

West Fort (1781)
 
 

Bukefalos'un bu yolları görmesi lazımdı
 

Rehberimiz bizi Hout Bay'in doğu ucuna bırakıp arabayla batı ucuna gitti. Plajdan yürüye yürüye oraya gidecektik. Ayakkabılarımı çıkarıp çıplak ayak kumlara bastım. Su buz gibiydi. Manzarayı aşağıda fotoğraflarda görebilirsiniz. Bütün düşüncelerimden sıyrılıp kendimi doğanın kucağına bıraktım. Hayat ne güzel.

 

Hout Bay
 

Alp
 

Llandudno
 

Motor keyfi, nasıl canım çekti anlatamam
 

Benim için günün son durağı Camps Bay'di. Burada arkadaşlar okyanusun serin sularıyla tanıştılar. Ben hasta olduğumdan şansımı fazla zorlamadım. Onları fotoğraflamakla yetindim.

Güneş alçalırken dağların üzerine bulutlar da çöreklenmeye başlamıştı. Ben arka arkaya deklanşöre basıyordum. Çocuklar gibi şendiler.

 

Bulutlar geliyor
 

Camps Bay
 
 
 

Atlantiğe karşı
 

Çok eğlendiler
 

Akşam otele gelip duşumu aldım. Yemek için hazırlandım. Daha vakit vardı. Biraz uzanayım dedim. Ne kadar uyudum bilemiyorum, kapının çalınışı ile uyandım. Gelen Alp'ti. Uzun bir süredir kapıyı çalıyormuş. Kendimi çok halsiz hissediyordum. Dışarı çıkarken bana bir titreme geldi. Halime acıyıp beni otele geri yolladılar, onlar da Camps Bay'de bulunan meşhur deniz ürünleri lokantası  Codfather'a doğru yola koyuldular. Odama çıkar çıkmaz kafayı yastığa gömdüm. Bir gün daha bitmişti.

1. Bölümün sonu.

1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.