CAPE TOWN

8-15 Şubat 2009

1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm

3. Gün (10 Şubat Salı)

Sabah yine kan ter içinde uyandım. Duş ve kahvaltı klasiğinden sonra lobide bugünkü rehberimizle buluştuk. Bu arada kiraladığımız aracın otele teslim edilmesini bekliyorduk. Sonradan öğrendik ki araç sekiz buçukta gelmiş fakat bizi bulamayıp geri dönmüş. Getiren kişiye enteresandır bizim telefonlar verilmemiş, o da bize ulaşamamış. Her neyse sonunda aracımıza (Toyota Quantum) yerleşmiş, yola çıkmıştık.

Hedefimiz Paarl bölgesi ve buradaki şarap tadım merkezleri. Önce bir tepenin üzerine çıkıp Afrikaan Dili Anıtını ziyaret ediyoruz. Gerçi içeriye, neden bilmiyorum, girmiyoruz. Sonradan öğrendiğime göre bu anıt,  Afrikaan dilininin (bir çeşit Hollanda Afrika dil karışımı) ülkenin resmi dil oluşunun 50. yılı şerefine yapılmış ve 1975 yılında bitirilmiş. Ben tepeden yöreyi fotoğraflıyorum.

 

Afrikaans Language Monument
 

Güzel dağ manzarası
 
 

Üzüm bağları
 

Alp ile virajın arkasındaki manzarayı görmeye giderken
 
 

Tepeden indikten sonra Laborie Çiftiliğine gidiyoruz. Burada arkadaşlar şarap tadımı yapacaklar. Çiftlik Constantia kadar olmasa da güzel. Dilerseniz burada konaklama imkanınız da var. Ben çevreyi araştırırken üzümlerin boşaltıldığı yeri de keşfedip fotoğrafladım.

 

Laborie Çiftiği
 

Konuk evi
 

İşlenmek üzere gelen üzümler
 

Laborie Bağları
 

Laborie'den sonra bir hapishanenin önünde duruyoruz. Burası da Mandela'nın hapis yattığı yerlerden biri. Robben Adası'nda sağlık sorunları baş gösterince başka bir hapishaneye gönderilmiş. Orada da verem olunca önce hastaneye sonra da buraya gelmiş. Buranın önemi özgürlüğüne kavuştuğu yer olması.

 

Nelson Mandela Heykeli
 

Victor-Verster  Hapishanesi
 
 

Yolumuzun üstündeki bir kasabada alışveriş molası veriyoruz. Ben sadece fotoğraf çekmekle yetiniyorum. Oldum olası alışverişi sevmemişimdir. Hele ki ihtiyacım olmayan bir şeyi sadece turistik amaçla almış olmak, bana çok manalı gelmiyor. Ha dersiniz Kayı motosiklet bakacağız, plazma alacağız, ev sineması kuracağız o zaman eyvallah.

 
 

Bu da bir anıt ama yorgunluktan yanına gidip bakmadım
 
 

Artık karnımız zil çalıyor.   Hastalığın verdiği ağırlık nedeniyle enerjim bitmek üzere. Soluğu yörenin meşhur Fransız lokantası "Le Petite Ferme"de alıyoruz. Lokanta bir tepenin eteğine kurulmuş. Kendi çok şirin bir yapı. Bahçesi ve manzarası muhteşem. Yemekten sonra kalan şarabınızı veya kahvenizi bahçede çimlere yayılıp manzaraya karşı yudumlayabiliyorsunuz. Evet biz de aynen öyle yaptık.

 

Lokantanın bahçesi
 

Manzaraya karşı keyif
 

Le Petite Ferme
 

Lokantadan sonra başka bir Şarap Çiftliğine gidiyoruz. Ben çiftliğin arka tarafında üzüm toplayan işçileri fotoğraflıyorum. 70-200mm arabada kaldığı için çekebileceğim güzel portreleri kaçırıyorum. Acaba böyle geziler için yeni çıkan Canon'ın 18-200mm objektifini alsam mı? Belki kaliteden ödün vereceğim ama bu şekilde tak çıkar tak çıkar da zor oluyor. Ya da al bir tane 5D geniş açıyı ona tak, tele 40D'de kalsın, çift tabanca dolaş :).

 
 

Bağ Bozumu
 

Kasa kasa üzümler
 

Akşam yemeği için otelden ayrılırken bizi kuvvetli bir rüzgar karşıladı. Hatta fırtına çıktı diyebilirim. Taksiye atladığımız gibi  Waterfront'a gittik. Gideceğimiz et lokantasının adı "Belthazar". Bu lokantanın şöyle bir önemi var. Öncelikle Dünyanın en büyük bardak şarap çeşidine sahip olduklarını iddia ediyorlar. Ayrıca iki yıl (2005-2006) üst üste Güney Afrika'nın en iyi et lokantası seçilmişler. "Steakhouse" sözünü duyunca bile heyecanlanan ben, tabi ki et siparişi verdim. İsteyen deniz ürünleri de söyleyebilir. Ama kırmızı et varken benim börtü böcekle işim olmaz. Şöyle birer porsiyon 1/2 kg Chicago Cut söyledik Alp ile. Ben tabi içi kanlı canlı olsun istedim. Çok pişince et kuruyor ve bir şeye benzemiyor. Gerçi millet de benim nasıl içi kanlı et yediğimi merak ediyor ama bilmiyorlar ki ben küçükken çiğ kıyma ve çiğ kuşbaşı ile büyüdüm. Annem kasaba yolladığında dönüşte hep tırtıklardım etleri. Neyse biz lokantamıza geri dönelim. Et gelince önce gözüm doydu. Kendisi de pamuk gibiydi. Dörtte üçünü büyük bir keyifle yedim. Fakat sonuna gelince bir kaç sinir ve etin soğuması biraz tadımı kaçırdı. Fakat  yediğim en güzel etlerden biriydi diyebilirim. Üstelik de bu fiyata (25 usd civarı). Daha önce de dediğim gibi oldukça ucuz bir memleket. Yediğim trimusuyu ise çok beğenmedim. İçinde krema vardı ve kahve yoktu. Zaten en güzel trimusuyu Nermin yapıyor. Belthazar ile ilgili (şarap listesini merak edenler olabilir) geniş bilgi için tıklayınız.

Bugün tam bir gurme günü şeklinde geçmişti. Table Mountain'a yine çıkamamıştık. Millet casinoya giderken ben otelin yolunu tuttum.

 

4. Gün (11 Şubat Çarşamba)

Bir Cape Town klasiği olarak yataktan yine terli kalktım. Ne zaman iyileşeceğim yahu. En azından ağrılarım biraz azalmıştı. Lobiye indiğimde bir tek rehberimiz Joe vardı, o da cep telefonu ile konuşuyordu. Casinocular daha kalkamamıştı. Gecikmeli olarak kahvaltımızı yapacağımız Radisson Otele gittik. Otel küçük bir marinanın hemen yanıbaşındaydı. Manzarası süper, kahvaltısı vasattı.

 
 

Radisson SAS
 

Kahvaltıdan sonra Kirstenbosch'a, Botanik Bahçesine, gittik. Benim İstanbul'da gezdiklerime göre epey büyüktü. Sadece Afrika'ya özgü bir sürü bitki vardı. Benim bitkilere pek ilgim olmadığından daha çok manzara ile ilgileniyordum. İlgili biri burada oldukça uzun süre geçirebilir. Biz şöyle bir dolaşıp konser alanına seriliyoruz.

 

Botanik Bahçesinin Girişi
 

Botanik Parkı
 
 
 
 
 
 

Magic Tree, Alp ve öğrenciler
 
 

Colonel Bird's Bath
 

Cape Town'ın kontrolü İngilizlere geçtikten bir kaç sene sonra 1811 yılında bölgeyi alan Albay Christopher Bird kaynak sularını toplayan kuş şeklindeki bu havuzu yaptırmış. Burada toplanan sular eve veriliyormuş.

 
 

Konser alanı
 
 
 

Botanik Bahçesinden sonra yönümüzü Table Mountain'a çeviriyoruz. Bugün örtüsü (bulut) yok üzerinde ama bu sefer de dün akşam çıkan ve bugün de devam eden sert rüzgar engeline takılıyoruz. Rüzgar belli bir şiddetin üzerine çıktığında teleferik güvenlik nedeniyle çalışmıyormuş. Biz de yine yüksek bir tepe olan "Signal Hill"e gidiyoruz. Burada şehrin panoramik fotoğraflarını çektim.

 

Burada 2010 Dünya kupası yarı final maçı oynanacak
 

Signal Hill'den Waterfront
 

Yine Waterfront
 
 
 

Signal Hill'den sonra soluğu Clifton Plajlarında alıyoruz. Biz 2 numaralı plaja yerleşiyor ama hepsini geziyoruz. Bu arada üç numaralı plaj, adı gibi 3. cinsin mekanıymış. Üzerime olsa havlumu alacağım ama yok :). Su bildiğiniz buz. İlk heves koşarak kendimi Atlantik'in kucağına bıraktım ama 10 dakika dayanamadım. Üç beş kulaçtan sonra soğuk nefesimi kesti. Biraz dalgalarla oynadım ama soğuk galip gelince paşa paşa sudan çıkıp güneşlenmeye başladım. Tam dalmıştım Atılgan'ın sesine uyandım. Güneşi batırmaya başka bir sahile gidiyormuşuz. Biraz mırın kırın ettiysem de kalkıp minibüsteki yerimi aldım.

Yeni hedefimiz şehir merkezinin kuzeyinde kalan Bloubergstrand plajı. Blue Peter Hotel'inin kafesine kurulup pizza söylüyoruz. Bir taraftan da ellerimizde fotoğraf makineleri güneşin batışını bekliyoruz. Bu bölgede oldukça fazla  uçurtma sörfü (kite)  yapan insan var. Sanırım bölgede şartlar bu spor için çok uygun.

 
 

Atılgan ve Alp ile ters ışık çalışmaları
 

Uçurtma sörfçüleri
 

Yine neresi yanıyor?
 
 

Cape Town'a geldiğimizden beri ilk defa güneşi bu kadar net batırabildik. Ben de özlemişim bu manzarayı. Malum İstanbul'da pek yakalayamıyoruz bu sahneyi.

 
 

ve Cape Town'da güneşi batırdık.
 

Otele dönüp duşumu aldıktan sonra lobiye indim. Rüzgar kesilmişti. Hava çok güzeldi. Bu akşam üzerime bir şey almadan dolaşabilecektim. Otelin önünde kahvemizi içtikten sonra şehrin sokaklarında yürümeye başladık. Otelin yakınında yer alan "Long Street" Cape Town'un en eski caddelerinden biri. Adım başı özel güvenlik var. O yüzden gecenin ilerleyen saatlerinde de sıkıntı yaşamadan dolaşabiliyorsunuz. Bu caddede bir sürü eğlence mekanı var. Biz biraz yürüdükten sonra şehrin meşhur gece kulüplerinden biri olan Cubana Havana'ya gittik. Biz Cuba müziği beklerken güncel müzik bulduk. Biraz takılıp sohbet ettikten sonra otele geri döndük. Tatilin çoğu bitmiş azı kalmıştı.

2. Bölümün sonu

 
1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.