CAPE TOWN

8-15 Şubat 2009

1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm

5. Gün (12 Şubat Perşembe)

Sabah yine terli terli, söylene söylene kalktım. Ama artık eklem ağrım ve halsizlik yoktu. Gerçi dün geceden bir baş ağrısı vardı, sanırım artık iyileşmiştim.

Kahvaltıdan sonra bugünkü rehberimizle lobide buluştuk. İlk hedefimiz District Six Müzesi. Bugün oldukça sıcak bir gün. Rehberimizin arabasından inip (kendi aracımızı almamız tavsiye edilmedi) müzeye 20 - 30 metre kadar yürüdüm ter içinde kaldım.

1966 yılında, bu bölgede yaşayan 60.000 siyah zorunlu olarak evlerinden çıkarılıp Cape Flats denen yere sürülmüş ve evleri buldozerlerle yerle bir edilmiş. Bu bölgenin önü okyanus, arkası ise Table Mountain manzaralı. Müze yaşanan bu ayıbın unutulmaması için Aralık 1994 yılında açılmış. İçinde sürgün öncesi yaşam tarzını yansıtan eşyalar, fotoğraflar var. Hatta o zaman oturulan evlerin örneği müzenin bir bölümünde canlandırılmış. Müzeyi gezip anı defterini imzaladıktan sonra kentin varoşu olan Townships gezimiz için aracımıza geri dönüyoruz.

 

District Six Müzesi
 

Anı defteri
 

Townships sadece siyahların yaşadığı tek göz odalardan oluşan gecekondu mahallesi. Ayrımcılık politikası zamanlarında siyahlar her yerde aşağılanır ve küçümsenirmiş. Verilen uzun mücadelelerden sonra özgürlüklerine kavuşmuşlar fakat ekonomik yetersizlikler nedeniyle bu kötü şartlar devam etmiş. Zaten bu mahalleyi gezince Güney Afrika'yı daha iyi anlıyorsunuz. Bir tarafta gökdelenler diğer tarafta bu gecekondular. Belki ülkemizde de buna benzer tezatlar var fakat 1.5 milyon insanın tek göz odalarda aylık 50-60 dolarla geçinmeye çalıştıkları bir sefalet ortamı ben görmedim. Johannesburg'da bulunan Tintown'da ise tam 5.5 milyon insan bu şekilde yaşıyormuş. Her ikisine de yanınızda yerel rehber olmadan gitmeniz tavsiye edilmiyor.

 
 
 

Townships gezimiz bir seramik atölyesi ziyaretiyle başlıyor. Bir yardım programı sonucu burada yaşayan genç sanatçılara iş imkanı yaratmak amacıyla kurulmuş. Seramik ocaklarının maliyeti  yüksek olduğundan bu atölye ve ocak dönüşümlü olarak mahalle sakinleri tarafından kullanılıyormuş. Bütün seramik eserlerinin altına yardım programı adı ile sanatçının adı yazılıyor. Ben de bir kaç hediyelik eşyayı buradan aldım. Hatta aldığım kupa aşağıdaki fotoğrafta görülen kırmızı-siyah desenli olandan. Bu ara Stendhal'in "Kırmızı ve Siyah"ını tekrar okuyorum, onun etkisinde mi kaldım acaba? :).

 

Bir seramik sanatçısı
 
 

Bir sonraki durağımız bölgede bulunan Dalukhanyo Anaokulu. Okula girer girmez bir sürü şirin yaratık etrafımızı çevirdi. Uzun objektifimi getirmediğime pişman oldum. Bir kaç fotoğraf çektikten sonra okulun içine girdik. Okul gelen yardımlarla yapılmış.  Buraya gelen her çocuk için ayda R50 (yaklaşık 5 usd) para alınıyormuş. Yani siz  okula R100 yardım yaparsanız iki çocuğu 1 er ay okutmuş oluyorsunuz. Sizin için küçük bir bedel ama onlar için anlamı büyük.

 
 

Bebeler etrafımızı sarıverdiler
 
 
 

İçeride öğretmenler bize okulla ilgili bilgi verdiler. Sonra sınıf bize bir şarkı söyleyip bir de gösteri yaptı. Karşılığında bizim de onlara bir şarkı söylememizi rica ettiler. Önce "daha dün annemizin" diye olaya girdik. Sonra  baktım bunlar pek hareketlenmediler, hemen 10. Yıl Marşını devreye soktuk. Böylece marşımızı Cape Town'un varoşlarında seslendirmiş olduk; bir bayrağımız eksikti. Çocuklar da gaza gelip oynamaya başladılar.

 

Bize özel gösteri
 
 

Anaokulunu istemeye istemeye terk ettik. Çocukların sıkıntı çekmesine hiç dayanamıyorum. Nedense biz büyüklerin hatalarını hep onlar ödüyorlar.

Aslında aşağıda gördüğünüz mahalleye de girecektik fakat bazı protesto gösterileri nedeniyle bu gezi iptal oldu. Belediye bu bölgeye otobüs seferi koyunca taksiciler de bu olayı protesto etmek için yol kapatıp gelen geçeni taşlıyorlarmış.

Taksi demişken biraz Cape Town taksilerinden bahsedeyim. İki tip taksi var. Biri iyi şirketlerin, kravatlı sürücülerinin kullandığı ve taksimetre ile çalışan modern taksi versiyonu. Diğeri korsan tipinde bakımsız sürücülerin (gece biniyorsanız sarhoş olma ihtimali yüksek) taksimetre açmayıp turistlerden biraz daha fazla para koparmaya çalışan döküntü taksiler. Biz her ikisini de kullandık. Genel olarak taksi ücretleri çok ucuz olduğundan ikinci tipe bile binseniz en fazla 1-2 dolar fazla para veriyorsunuz. Bir de bizim gibi 7 kişi (7 kişilik taksiler var) bir taksiye biniyorsanız ulaşım bedavaya yakın oluyor.

 

Townships
 

Table Mountain Teleferiği
 

Townships gezimizi  bitirdikten sonra otelimize dönüp kendi arabamızı aldık. Hava açık ve rüzgarsızdı. Bu ne demek oluyor? Evet Table Mountain'a çıkabileceğiz. Teleferiğe bineceğimiz yere gidince bir sürpriz bizi bekliyordu. Yaklaşık 5-6 gündür Table Mountain kapalı olduğundan herkes buraya akın etmiş. Bir saat kadar teleferik kuyruğunda bekledikten sonra yukarı çıkabildik. Aslında bir de yürüme parkuru  varmış. Yani rüzgar dolayısıyla teleferik çalışmazsa 2 saatlik bir tırmanışla da yukarı çıkabiliyorsunuz.

 
 
 

Table Mountain Dünya'nın en eski dağ oluşumlarından biri. Hatta Cape Town'lulara göre Dünya'nın en eski dağı. Bize verilen broşürlere göre Himalayalar'dan 6 kez, Rockie Dağları'ndan ise 5 kez daha eski bir oluşum. Adı  masa gibi düz olan şeklinden geliyor. Genellikle bu masanın bir de örtüsü oluyor. Bulutlar bir örtü gibi üzerini kapladığında aşağıdan manzara süper oluyor ama o an yukardaysanız ne yaparsınız bilemiyorum. Zaten böyle bulut riski olduğunda ziyaretçilere düdük dağıtılıyormuş.

 

Dağın tepesi bir çok bitki çeşidine ev sahipliği yapıyor
 

Tepeye çıkınca  gruptan ayrılıp çevreyi ve yukardan Cape Town'u fotoğraflamaya başlıyorum. Süremiz kısıtlı olduğundan yemek yiyerek bu fırsatı kaçırmak istemiyorum. Üç tane yürüyüş parkuru var. Bunlardan Dassie Walk en kısa olanı. Ben orta uzunlukta olan (30 dakikalık) Agama Walk parkurunu yürüdüm. Yürüyüş için oldukça sıcak bir gün. Bir de Canon 40D ve saz arkadaşları var. Epey tak çıkar yaptım ama değdi doğrusu.

 
 
 
 

Robben Adası
 
 

Table Mountain'dan, geldiğimiz gibi teleferikle inip geleneksel Afrika gecesine katılacağımız Speir mevkiindeki çitliğe doğru yola koyulduk. Biraz kaybolduk ama yollar o kadar güzel ve manzaralı ki ben kaybolduğumuza memnun bile oldum. Sonunda tesislere ulaştık. İlk hedefimiz kapanmadan Çita Çiftliğinde Çita mıncıklamak.

Çok şanslıyız, çiftlik tam kapanmak üzereyken içeri girdik. Hatta kapattık dediler ama uzaktan geldiğimizi söyleyip onları ikna ettik. Bir kaç form imzalayıp, renkli kedimizin yanında yerimizi aldık. Çita hayvanı bildiğiniz gibi karada yaşayan en hızlı avcı. Bakıcı, çita ile ilgili bir takım bilgiler verirken ben de onun sırtını okşamaya başladım. Ama bu aralar elektrik problemi yaşadığımdan mı bilinmez beni pek sevmedi. Sürekli pati atıp durdu. Bazen sevmezmiş okşayıcılarını :).

Bu arada bizim Sivas Kangal bu çitaların hayatını kurtarmış. Nasıl mı, anlatayım: Çitaların doğal yaşam alanlarına insanlar girince problemler başlamış. Av sahası daralan çitalar kolay av olarak koyun sürülerine saldırmaya başlamışlar. Çobanlar da çitaları vurunca bu muhteşem yaratıkların bu bölgedeki soyları tehlikeye girmiş. Çözüm olarak çobanlara eğitimli kangallar bedava olarak dağıtılmış. Çita kendinden iri bir hayvana saldıramıyormuş. E bizim Sivas Kangallardan iri köpek de azdır. Bir de mükemmel çoban köpeği olduklarından çitaları sürülerden uzak tutuyorlarmış. Böylece çobanlar da çitaları öldürmüyormuş. Proje halen başarı ile devam ediyormuş.

 

Yaramaz çita bana pati atıp durdu
 

Köpek gibi gezdiriyorlar çitaları
 

Çita faslından sonra akşam yemeğini yiyeceğimiz Moyo tesislerini geziyoruz. Önce yapay göletlerin kenarında çimlere uzanıp dinleniyoruz. Vakit gelince de içeri geçiyoruz. Burası oldukça büyük bir lokanta. İrili ufaklı bir çok bölümden oluşuyor. Önce bir ağacın altında oluşturulan terasta bir şeyler içtik, sonra gelip yüzlerimizi boyadılar. Alacakaranlıkta da ateşleri yaktılar. Böylece eğlence başlamış oldu.

 

Moyo Restaurant Tesisleri
 

Lokanta girişi
 

Beni savaşçı olarak boyadıklarını söyleyince ben de Alp'e bu pozu verdim
 

Terasımızda bize özel konser
 

Yemek için kendimize sahneyi güzel gören bir masa seçtik. Sonra oldukça uzun olan açık büfenin yolunu tuttuk. Geleneksel Afrika yemeklerinden kendime güzel bir menü yaptım. En çok antilop şişi beğendim. Arkadaşlar kuzuyu da beğendiler ama bana ağır geldi. Zaten sulu et olayını pek sevmem ille de ızgara olacak :).

Bu arada gösterilere bizim grup bizzat iştirak etti. Çağla'nın babası davulun başına geçti. O kadar güzel çaldı ki ona kadro teklif ettiler :).

Oldukça güzel bir Afrika gecesini daha sonlandırmıştık. Mutlu mesut otelimize döndük.

 
 

6. Gün (13 Şubat Cuma)

Sabah erkenden kalktım. Bugün safari günü. Saat altı buçukta yola koyulduk. Bugün arabayı ben kullanıyordum. Önce ters yöne girdim. Sonra bir kaç kez arabayı hoplattım. Zaten kaç sene oldu düz vites kullanmayalı bir de sol elle vites değiştirmek değişik geldi. Sinyaller de sağda olduğundan ilk başta her sinyal vermek istediğimde silecekleri çalıştırdım. Sonunda otobana çıkmıştık. İki saat kadar gittikten sonra kaybolduk. Yalnız bu iki saatin son bir saati gittiğim yollar çok manzaralıydı. Sırf bu  manzarayı görmek için bile bu yolu giderdim. Arabada uyuyan arkadaşlar adına üzüldüm. Bir de Buke yanımda olmadığı için... Zaten sonradan öğrendiğime göre bu yol Dünyanın en güzel 10 manzaralı yolundan biri sayılıyormuş. İsteyenler Route 62 diye netten araştırabilir. Ne yazık ki geç kaldığımız için durup fotoğraf çekme şansım olmadı.

Neden sonra sora sora Aquila Safari çiftliğine ulaştık. Çiftlik diyorum çünkü burası elektrikli çitlerle çevrilmiş bir alan. Jip safari yanında, ATV ve atla safari yapma imkanınız da var. Kahvaltıyı tesislerde yapıp bir araçla esas safari yapacağımız araçla buluşmaya gidiyoruz. Geç kaldığımız için onlar bizi beklememiş safariye başlamışlar. Biz olaya ortasından girecektik.

 

Aquila Safari
 

Pijamalı eşekler
 

Big Five denen aslan, leopar, gergedan, bufalo ve fil beşlisini bu çakma safaride görecektik. Fil, gergedan ve bufaloyu doğal ortamlarına yakın bir şekilde gördük. Aslanlar içinse ayrıca bir kapıdan geçtik. Biraz bekleyince tembel hayvanları bir ağacın altında şekerleme yaparken gördük. Zaten günün 20 saati uyuyorlar. Leoparları ise hiç göremedik. Onun yerine  kapalı bir bölümde çita ve aslan gösterdiler bize. Diyeceğim odur ki bu şekilde bir safariden fazla bir şey beklemeyin. İmkanınız varsa ülkenin kuzeydoğusundaki Kruger Milli Parkına gidin. Gerçi  böyle olacağını az çok kestiriyordum. O yüzden hayal kırıklığım küçük oldu. Şunu da belirtmeden geçmeyeyim, tur sırasında ikram ettikleri üzüm suyu şahaneydi. Öğle yemeğini de burada yedikten sonra şehre dönmek üzere tesislerden ayrıldık.

 
 
 

Gergedan ve yavrusu
 

Safari araçlarımız
 
 
 

Bufalo
 
 
 

Rehberler
 

Dişi ve onun solunda gölgedeki erkek aslan
 
 
 

Misafir evleri
 
 
 
 

Kral
 

Bahçe safarisinden sonra serinlemeye bir zengin mahalle plajına gittik. Bütün zengin mahallerinde olduğu gibi burada da özel mülkiyet özel güvenlik şirketlerince korunuyor. Sitelerin içinde bu özel güvenlik güçlerinin arabaları geziyor ve hepsi silahlı. Zaten her yerde kameralar ve uyarı yazıları var. Şiddete tolerans gösterilmeyecektir deniyor. Kısaca tipinizi beğenmezsek sizi vururuz ona göre demeye getiriyorlar. Çevrede hiç siyah yok.

Plaja gidip bir kayanın yanına seriliyoruz. Biraz rüzgar olduğundan kendimize kayayı siper alıyoruz. Su derseniz yine buz gibi. Ama gelmişken girmemezlik olmaz. Açılışı ben yapıyorum. Sonra hep beraber girip üşüyoruz. Sahil oldukça canlı. Surf yapanlar, köpek gezdirenler, sahil sporları yapanlar... Bir de güneşi batırmaya gelen gruplar vardı.

Biz akşam üstü plajdan ayrılıp Camps Bay tarafına geçtik. Güneşi Bay Beach Club isimli şirin yerde, suşi eşliğinde batırdık.

Akşam yemeği içince Waterfront'ta bulunan ünlü balık lokantası Baia'ya gittik. Cape Town'un en ünlü balık lokantalarından biri. Gerçekten de yemekler ve servis oldukça iyiydi. Bizi tek rahatsız eden arada hızla esen şiddetli rüzgardı. Güzel bir yemeğin ardından otele döndük. Ben ve Alp yarın büyük beyaz dalışı yapacağımız için erken kalkacaktık.

 

7. Gün (14 Şubat Cumartesi)

Sabahın beşinde ayaktayım. Bugün en çok görmek istediğim canlılardan biri olan büyük beyaz köpekbalıklarını yakından görecektim (sen öyle san :). Bizi alacak olan transfer arabası biraz gecikti. Altıya doğru araçtaki yerimizi aldık. Servis hesabı, insanları toplaya toplaya arabayı doldurduk. Sonra Cape Town'dan iki saat uzaklıkta olan Gansbaai'ye doğru yola koyulduk.  Aslında biraz kestirmek istiyordum ama sürücümüz oldukça hızlı kullanıyordu. Yol da virajlı olunca ben de camdan manzarayı seyrettim. İyi ki de öyle yapmışım çünkü manzara dünkü gibi yine nefes kesiciydi.

Limana varınca önce bize kahvaltı ikram ettiler. Sonra kullanacağımız ekipmanı teslim edip bizi brifing odasına aldılar. Tam 39 kişiydik. Kafese altışarlı gruplar halinde girecektik. Alp 36 ben 37 numaraydım. Yani ben son gruptaydım. İstanbul'dan ıslak elbisemi ve şnorkel takımımı da getirmiştim.

Tekneyi görünce biraz moralim bozuldu. Açık deniz balıkçı teknesinden bozma 50ft civarı bir tekneydi. Arkasında dalış kafesi taşıyordu. Aslında tekne fena değil de 40 kişi için küçük kalmıştı. Yaklaşık bir saat Hint okyanusunda yol aldıktan sonra köpek balığı bölgesine bağlandık. Yolda bir de balina görmüştük ama ben fotoğrafını çekene kadar daldı gitti. Yine gördüğümüz yunusları aşırı sallantı yüzünden çekemedim. Durduğumuz yerde de sallanmaya devam ediyorduk. Bir de kapalı alanda tekne  brifingi alınca Alp dahil bir çok kişiyi deniz tuttu. Arkadaşlar teknenin ön kısmından balıkları beslerken teknenin arka kısmından da köpek balıkları için balık yağı ve balık kanı karışımı denize dökülüyordu. Bir oltaya da iri bir balık takılmıştı.

Ve bekleme başladı. Ben yarım saat sonra buranın ana baba günü olacağını düşünüyordum. Öyle ya belgesellerde döküyorlardı yemi bir sürü köpek balığı teknenin başına üşüşüyordu. Ama gerçek hayatta işler böyle yürümüyormuş. Meğer köpek balığı ve balina mevsimi haziran ayıymış. Biz üç saat bekledik gördüğüm iki yüzgeç oldu, onların da fotoğrafını çekemedim. Bazı hevesliler kafese girdiler ama ben onları seyretmekle yetindim. Madem balık yok kafese niye gireyim? Böylece Güney Arfika'daki en büyük hayal kırıklığımı yaşamış oldum. Bize ucu açık dalış bileti verdiler. Olur da bir daha buraya yolumuz düşerse kullanalım diye :).

Haydi Türkiye!
Kal şu finallere.
Aşkına dalsın Kayı,
Engin denizlere...

 

Limandan ayrılıyoruz
 

Hava kapalı, deniz kırçıllı
 
 

Başka bir şirketin teknesi
 
 

Yemi beğenmedi büyük beyazlar
 

Beyaz köpekbalıklarının ana besin kaynağı olan foklar
 
 

Aynı manzaralı ve virajlı yollardan Cape Town'a geri döndük. Üstelik bu sefer ben muavin koltuğunda oturuyordum. Geldiği gibi dönüşü de  oldukça hızlıydı şoförümüzün. Ama direksiyonunu beğendim. Bir kaç kere huzursuz olduysam da sağ salim otele ulaştık.

Duşumuzu aldıktan sonra Atılgan ile buluşup Camps Bay'deki Caprice Cafe'ye gittik. Sevgililer günü olması nedeniyle Camps Bay cıvıl cıvıldı. Yemeğimizi yiyip biraz Caprice'de takıldıktan sonra ver elini Casino. Ben yine en iyi yaptığım iş olan fiş bekçiliğine soyundum. Alp 21'de kazandıkça fişleri cebe attım ve tam ayrılma saatinde haydin otele dedim.. Biliyorsunuz casinonun temel kuralıdır; her zaman kasa kazanır. Ama ben varken değil :). O yüzden ben oynamam ama oynayan arkadaşlara mukayyet olurum. Çünkü oynarsan sen de o atmosfere kendini kaptırıyor ve kontrolü kaybediyorsun. Zaten biraz gözlem yapınca insanların makinelerin başında şuursuzca nasıl vakit geçirdiklerine tanık oluyorsunuz. Sonuçta Alp 100 Euro'ya yakın karla casinodan çıktı. Cape'teki son gecemiz de bu şekilde bitmiş oldu.

 

8. Gün (15 Şubat Pazar)

Son iki günün üzerine bugün  geç kalktım. Son gece de terlemiştim ama ilk gecelerle kıyaslandığında kupkuruydum. En azından bugün uçakta telef olmayacaktım. Duşumu alıp bavulumu yerleştirdim. Odayı kontrol edip check out için lobiye indim. Kahvaltıdan sonra Waterfront'a gittik. Burada grup ikiye ayrıldı. Ben akvaryum tayfası ile Two Oceans Aquarium'a gittim.

Hannover'de gezdiğim akvaryumun bir benzeriydi ama ana tankı daha büyüktü. Zaten kocaman köpekbalıklarını ancak bu büyüklükte bir tankta yüzdürebilirsiniz. Neyse doğal ortamında göremediğim  köpekbalıklarını burada yakından görmüş oldum.

 

Gördüğüm en büyük mürenler
 
 

Akvaryum camının malzemesi
 
 

Köpek balığı, sonunda :)
 

Akvaryum gezisinden sonra Waterfront'ta biraz alışveriş yaptım. Son olarak Cape Town'a geldiğimizde ilk yemek yediğimiz yerde buradaki son yemeğimizi yedik ve havalimanının yolunu tuttuk. Kiralık aracımızı teslim edip check in e gittik. Yine Exit dönecektim, hem de burnum akmadan :).

Uçakta yanıma Volkan isimli hoş sohbet bir diş hekimi oturdu. Burada çalışan doktor arkadaşlarını ziyarete gelmiş. Karşılıklı bu güzel ülkede edindiğimiz izlenimleri paylaştık. Bu arada uçakta oldukça fazla Rus yolcu vardı. Çoğu da sarhoş. Hatta bir tanesi bizim sevimli ve civelek hostesimizi taciz etti. Hostesin adını öğrenemedim ama konuşması, mimikleri, yolculara ve sarhoş Ruslara karşı olan tavırları bizim için eğlence oldu. Yolcularla arasındaki mesafeyi pek ayarlayamıyordu.

Rahat bir yolculuktan sonra sorunsuz bir şekilde İstanbul'a indik. Dışarı çıkınca 3 derece, rüzgarlı ve yağmurlu bir hava beni selamladı. Her şeye rağmen evime dönmüştüm.

Bu güzel gezide emeği geçen bütün arkadaşlarıma buradan bir kere daha teşekkür ediyorum.

3.  bölümün sonu: Bitti.

Share |

Diğer gezi hikayeleri için buraya tıklayın
 Yayın Tarihi: 26 Şubat 2009

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.