Cumalıkızık - İznik Gezisi

5 Ağustos 2007

Bulutlu bir Pazar günü  üç atlı (Onat, Tahir ve ben) yola koyulduk. Onat buluşma zamanını yanlış anlamış. Biz Pendik'e doğru sahil yolunda yol alırken arkadan gelip bizi yakaladı. Adamı don gömlek motorun üzerinde görünce şaşırdım. Kısa pantolon, tişört ve güneş gözlüğü ile motor kullanıyordu. Aslında güneş gözlüğü olduğu için Amerika'nın bazı eyaletlerinde yeterli donanıma sahip sayılıyor. Feribotu yakalayıp rahat bir nefes aldık.

 

Rotamız: Yalova-Bursa-Cumalıkızık-Kestel-Yenişehir-İznik-Boyalıca-Topçular

 

Yalova'dan Bursa'ya rahat bir şekilde ulaştık. Yolun bazı kesimlerini yenilemişler, çok güzel olmuş. Bursa'dan Ankara yoluna girip Cumalıkızık sapağına kadar yaklaşık 12-13km yol aldık. Tahir bir ışıklarda hızlı kalkınca sapağı kaçırdı. Yaklaşık 20-25 dakika, Tahir'in geri gelip bizi bulmasını bekledik. Yol ayrımından  2km sonra köye ulaşmıştık. İlk gördüğümüz eve girip nefis gözlemelerden yedik. Aslında kahvaltı etmemiş olsak tam teşekküllü bir köy kahvaltısı yapabilirdik. Hem de yer sofrasında.

 

Cumalıkızık Meydanı

 

Gördüklerinizin hepsi ev yapımı

 

Yer sofrasında kahvaltı keyfi

 

Gözleme ve ayran çok güzeldi

 

Karnımızı doyurduktan sonra Cumalıkızık'ı keşfe çıktık. Önce biraz ansiklopedik bilgi:

Cumalıkızık

Osmanlı sivil mimarisinin en görkemli köy yerleşimini günümüze ulaştıran Cumalıkızık, son yıllarda ülkemiz yanında tüm dünyada da tanınmaya başlamıştır. O kültür varlıkları yanında doğal varlıklarca da zengindir.

Tarihçe:Osmanlıların Bursa'da ilk yerleştikleri bölgelerden olan Cumalıkızık, 180'i halen kullanılan, bazılarında ise koruma ve restorasyon çalışmalarının yapıldığı toplam 270 ev ile Osmanlı dönemi konut dokusunu günümüze taşımaktadır.

 

Kaldırımsız taş sokaklar

 

Cumalıkızık yerleşiminin güneydoğusunda Uludağ eteklerindeki Ihlamurcu mevkiinde Bizans devrine ait bir kilise kalıntısı 1969 yılında tespit edilmiştir, Kilise kalıntısının yüzeyde rastlanan bazı mimari parçaları Bursa Arkeoloji Müzesi'nde saklanmaktadır. Bursa yakınlarında kurulan Osmanlı Beyliği kuruluşundan kısa zaman sonra bölgeye hakim olmayı başarmış, 1326 yılında Bursa'yı, 1331 yılında İznik'i fethederek yörede varlığını kesin olarak kabul ettirmiştir. Böylece Osmanlı halkının bu topraklara yerleşerek kentler ve köyler oluşturması sağlanmıştır. Cumalıkızık vakıf köyü olarak kurulmuştur ve bu özelliğini yerleşim dokusu konut mimarisi, yaşam biçimine yansıtmıştır.Uludağ'ın kuzeyindeki dik etekler ile vadilerin arasında sıkışıp kalan yöre köylerine bu konumlarından dolayı ''kızık'' adı verilmiştir. Köylerin birbirlerinden ayrılması için de dereye yakın olanına Derekızık, Fidye verene Fidyekızık ve Kızık köylerinden topluca gidilerek cuma namazı kılınan köye de Cumalıkızık adları verilmiştir.

Kaynak: www.kultur.gov.tr

 

Bazı evlerde restorasyon çalışması vardı

 

Dar sokaklar

 

Köy meydanında köy geçmişine ait eşyaların sergilendiği bir de müze (Cumalıkızık Etnografya Müzesi) bulunur. Köyde, Haziran ayında "Ahududu Şenliği" yapılmaktadır. Ünlü "Cumalıkızık evleri" moloz taş, ağaç ve kerpiçten yapılır, genelde üç katlıdır. Üst katlardaki pencereler kafesli veya cumbalıdır. Ana giriş kapılarındaki kulplar ve tokmaklar dövme demirden yapılır. Evler sarı, beyaz, mavi, mor renklere boyalıdır. Evlerin arasında kaldırımsız, taş döşeli, çok dar sokaklar bulunur.

Köyün camisi, caminin yanındaki Zekiye Hatun Çeşmesi ve tek kubbeli hamamı Osmanlı devrinden kalmadır. Köyde, Bizans devrinden kalma bir kilise kalıntısı da bulunur. Köyde narenciye, ceviz, kestane yetişir.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org

 
 

Daracık sokaklarda gezinmeye başladık. Köy yukarı doğru genişliyordu. Biz de yolun ikiye ayrıldığı  yerde, sol taraftan yukarı tırmanmaya başladık. Kendimi bir zaman yolculuğuna çıkmış gibi hissettim. Evlerin bazıları çok bakımsız. Umarım hepsi restorasyon görür ve bu müze köy daha da güzel bir hale gelir.

 

Zamana yenilmiş harap evler

 

Sokaktan derecikler akıyor

 

Köylüler evlerinin önünde kendi yaptıkları reçelleri, erişteleri, oyma işli süs eşyalarını, yamaları sergileyip satıyorlar. Meydana yakın yerde taze sebze, meyve de bulabilirsiniz. Ayrıca yörenin ekşi maya ile yapılan köy ekmeği de meşhur. Bursa'dan buraya ekmek almaya gelenler oluyormuş. Biz motorla geldiğimizden sadece bakıp, fotoğraf çekmekle yetindik. Yoksa aklım o güzel şeftalilerde kaldı.

 
 

Uludağ'ın eriyen karlarının suları sokaklarda dere misali akıyordu. Ankaralılar görse epey kıskanırlar. Her köşe başında bir hatta iki çeşme var. Su yönünden bir problemleri yok. Ayrıca suyun tadı  çok güzel.

Tekrar köy meydanına geliyoruz. Buradan motorları park ettiğimiz yere gidiyoruz. Her zamanki gibi meraklılar motorlarımıza ilgi gösteriyorlar. En çok da Tahir'in RR'ına. Motorların başında kısa bir toplantı yapıp Oylat'ı geziden kırpıyoruz. Oylat başka bir bahara kaldı.

 
 

Köyün meydanı

 

Tekrar Ankara yoluna çıkıp Kestel-Yenişehir üzerinden İznik'e ulaşıyoruz. Aslında daha önceki gezilerimde İznik'ten bir kaç kere geçmiştim ama hiç içini gezmemiştim. Şehre Yenişehir Kapısı'ndan giriş yapmadan önce durup Kırgızlar Türbesinin fotoğrafını çekiyorum. İznik’in fethine katılan Osmanlı ordusunda şehit düşen Kırgızlı Türklere ait bu türbeyi Y.Mimar Ali Saim Ülgen, XIV.yüzyıla, Ekrem Hakkı Ayverdi de mimari yapısına göre Orhan Gazi dönemine (1324-1360) tarihlemektedir. Onları izleyen sanat tarihçileri de XIV.yüzyıl üzerinde birleşmişlerdir.

 

İznik Gölü

 

Kırgızlar Türbesi

 

Yenişehir Kapısı

 

Kapı demişken şehrin benim gördüğüm 4 tane kapısı vardı. Biri bizim giriş yaptığımız Yenişehir Kapısı. Diğerleri Bilecik tarafındaki Lefke Kapı, İstanbul-Yalova Tarafındaki İstanbul Kapı ve göl tarafındaki Göl Kapı.  Bunların arası zamanında kesintisiz surlarla çevriliymiş. Surların ayakta olanlarını Lefke Kapı tarafında gördük. Gerek konumu, gerek iklimi ve verimli toprakları yüzünden çok eski zamanlardan beri yerleşim yeriymiş. Daha ayrıntılı bilgiyi aşağıdaki yazıda bulabilirsiniz.

Biz motorları meydandaki Ayasofya Müzesi'nin yanı başına park edip, bu güzel açık hava müzesi şeklindeki şehri yayan dolaşmaya başlıyoruz.

İznik Tarihçe

Kent yakınlarındaki Karadin, Çiçekli, Yüğücek ve Çakırca Höyüklerinde M.Ö. 2500 yıllarına inen uygarlık izleri saklıdır. M.Ö. VII. yüzyılda Trak kavimlerinin göçlerinden önce burada kurulan yerleşim 'Helikare' adını almıştır.Kentte basılan sikkelerde Khryseapolis (Altın Şehir) adı okunmaktadır.

Makedonya İmparatoru İskender'in generali Antigonos tarafından M.Ö. 316 yılında yenilenen kent Antigoneia adını almıştır. İskender'in ölümünden sonra Antigonos ile general Lysimakhos arasındaki savaşı kazanan Lysimakhos kente, Antipatros'un kızı olan eşi Nikaia'nın adını vermiştir.

M.Ö. 293'te Bithynia Krallığı'na bağlanan kent, önemli mimari yapılarla süslenmiştir. Bir süre Bithynia Krallığı'nın başkenti olan Nikaia daha sonra Roma'nın önemli bir yerleşimi olarak varlığını sürdürür.

Şehir M.S. 259 yılında Gotların saldırısına uğradı. Bunun üzerinde Romalılar, Bithynia Krallığı zamanında başlatılan ve M.S. 12i yılında meydana gelen depremde büyük hasar gören surları daha güçlü olarak İnşa ettiler. Şehrî 4 ana ve 12 tali kapısı bulunan 4970 m uzunluğunda bir sur ile çevirdiler.

Nikaia, Bithynia havarilerden Petrus'un çabaları ile Hıristiyanlık ile tanışır. İmparator l. Constantinus döneminde Hıristiyanlık üzerindeki yasaklar kalkar. 325 yılı yazı başında Nikaia, Hıristiyanlık için çok önemli bir olaya sahne olur ve Birinci Konsül, Senatus Sarayı'nda toplanır.

İmparator Constantinus'un da katıldığı toplantıda iki önemli görüş tartışılır. İskenderiyeli din adamı Arius'un görüşü Hz. İsa'nın sadece bir insan olduğu ve tanrıdan dünyaya gelmediğidir." Kısa sürede taraftar toplayan bu teze, Piskoposlar karşı çıkmıştır.

Hıristiyan dünyasınca bugün de savunulan "Hz. İsa'nın Tanrı' nın oğlu olduğu" tezi uzun tartışmalardan sonra kabul görmüştür.Hıristiyanlıkla ilgili yortu günleri ve Nikaia Kanunları adı ile bilinen 20 maddelik metin bu Konsülden sonra kabul edilmiştir.787 yılında İznik Ayasofya'sında VII. Konsül toplandı. İmparatoriçe İrene'nin önderliği ile resim ve heykel üzerindeki yasaklar kaldırıldı.İznik, Selçukluların da ,Bizanslıların da başkenti olmuştur.

1331 yılında Osmanlı orduları tarafından ele geçirilen İznik, Osmanlı dönemiyle birlikte canlanmaya başladı. Osmanlı idaresinde İznik, sanat, ticaret ve kültür merkezi oldu. Orhan Gazi Medresesinde birçok ünlü ders verdi. Davud-u Kayseri, Ebul Fadıl Musa, Eşrefoğlu Abdullah Rumi gibi ünlü tasavvuflar İznik'te yaşadı ve eserler verdi. Osmanlı döneminin ilk cami, medresesi ve imareti İznik'te inşa edildi. Birçok ulema ve şairin yetiştiği bir kültür merkezine dönüşmüştü. Çağın en ünlü alimleri İznik'teki medreselerde ders vermeye başlamışlardı. Bu yüzden de İznik'e "Ulema Yuvası" (Alimler Diyarı) da denmiştir.

XIV,  XV  ve XVI. yüzyıllarda İznik bir sanat merkezi olmuş, dünyaca ünlü çini ve seramikler burada üretilmiştir.

İstanbul'un fethi ve Anadolu'daki Osmanlı egemenliğinin pekişmesinden sonra, İznik'in önemi azaldı. Diğer taraftan Kara Halil Paşa'nın idamı, Çandarlı ailesinin nüfuzunun sarsılmasına sebep oldu. Şehrin köklü ve zengin aileleri de İstanbul'a göç etmeye başlayınca İznik gerileme sürecine girerek XVI. yüzyıl sonlarından itibaren boşalmaya ve eski zenginliğini kaybetmeye başladı.

Sonuç olarak çeşitli dönemlerin askeri, siyasi, dini, sosyal ve kültürel yaşam biçimlerini bize yansıtan birçok uygarlığın kalıntılarını günümüze taşıyan ve buram buram tarih kokan İznik, yoğun imar faaliyetlerine sahne oldu ve kentte çok sayıda abidevi yapılar inşa edildi. İznik her dönemden devraldığı mimari mirası ile bir açık hava müzesi niteliğini hala korumaktadır. Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıklarının arkeolojik ve etnografik kalıntılarıyla bütünleşmiş durumdadır.

Kaynaklar: www.iznik.gov.tr, www.kultur.gov.tr

 

Mahmut Çelebi Camii

 

Ayasofya Müzesi

 

Öncelikle yanı başımızdaki Ayasofya Müzesi'ni geziyoruz. Giriş ücreti 3 YTL. Fotoğraflardan da görebileceğiniz gibi oldukça bakımsız durumda. Bir an kendimi Truva'da geziyor gibi hissettim. Neden restorasyon yapmamışlar anlayamadım. Minaresine çıkacaktık ama unuttuk. Kendi gibi ön bahçesi de bakımsız.

 
 

Soldan: Onat, ben, Tahir

 

Ayasofya Müzesi

 

Ayasofya Müzesi

Müze şehrin tam ortasında kentin dört kapısına ulaşan yolların kesiştiği noktada yer almaktadır. M.S. VII. yüzyılda Romalılar tarafından yapılan Gimnasium üzerine Bizans çağında yapıldığı tahmin edilen Ayasofya Müzesi, çeşitli hasar ve onarımlar nedeniyle bugüne kadar büyük bir değişime uğramıştır. XI. yüz yıldaki depremden sonra yenilenmiştir. Üç sahınlıdır. Orhan Gazi tarafından 1331 yılında camiye dönüştürülen yapı, Kanuni döneminde Mimar Sinan tarafından yapılan büyük değişikliklerle yenilenmiştir. 1935 ve 1953 yılında gerçekleştirilen onarım sırasında, renkli taşlardan taban mozaikleri ve Sythronon'u ortaya çıkartılmıştır. Apsisin yanındaki odaların içinde freskolar vardır. M.S. 787 yılında (24 Eylül-23 Ekim) VII. Ekümenik Konsil bu binada toplanmıştır.

Kaynak: www.iznik.gov.tr

 
 

Sol taraftaki odada bir lahit vardı

 

Yıkık minare

 

Ayasofya Müzesi: Diğer taraftan daha bakımlı duruyor

 

Onat,  esnaftan şehrin önemli yerlerini gösteren bir harita almış. Bir de tarif... Biz de tarife göre ilk önce çini işlerinin yapıldığı çarşıya doğru hareketleniyoruz. Yol üstünde bir sanat galerisini de geziyoruz.  Çiniciler sokağına şöyle bir bakıp Süleyman Paşa Medresesi'ne giriyoruz. Buradaki odalar küçük  atölyelere dönüştürülmüş. Atölyeler yaptıkları çini işlerini ortadaki avluda sergiliyorlar. Bir bayan tabak ile uğraşıyordu. İzin alıp fotoğrafını çekiyorum.

 
 

Sanatevi

 

Atölye kısmı

 

Sergilenen çini işleri

 

İznik Çiniciler Sokağı

 

Süleyman Paşa Medresesi

 
 

Süleyman Paşa Medresesi

Süleyman Paşa Medresesi, İznik'i kültür merkezi yapan medreselerden sadece bir tanesi olup, Rumeli fatihi olarak bilinen Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Şah tarafından 1332 yılında yaptırılmıştır. Bilinen en eski Osmanlı medresesidir. Avlulu medreselerin de ilk örneğidir. Binada 11 hücre, bir dershane ve bunları örten 19 kubbe mevcuttur. Medrese açık avlulu ve "U" planlıdır.

Kaynak: www.iznik.gov.tr

 

Medresedeki atölyelerden biri

 
 

Medreseden sonra normalde sola dönüp Yeşil Cami'ye gitmemiz gerekiyordu. Fakat Onat, The Brain, bizi yolun sonuna kadar yürütüyor. Biz Tahir ile başta söyleniyoruz ama bu sayede şehrin doğu sınırını, surları ve Lefke Kapıyı görmüş olduk. Surlar iyi durumda gözüküyor ama yine de bakıma ihtiyaçları var. Lefke Kapı'da da fotoğraf çektirip, karşıdaki çay bahçesinde mola verdik.

 
 

Lefke Kapı

 

Çay molasından sonra Kılıç Arslan Caddesi'nden aşağıya doğru yürümeye başlıyoruz. Sağ tarafta Yeşil Cami sökün ediyor. Oldukça zarif olan bu camiyi fotoğraflıyorum. Hem çini hem de mermer işçiliği mükemmel. İçine de girmek istiyorum fakat kapısı kilitli. Söylene söylene bizimkilerin yanına dönüyorum. Beni, caminin adına yakışır yemyeşil bahçede bekliyorlar.

 

Yeşil Cami

 

Caminin yeşil çinilerle bezeli zarif minaresi

 

Giriş kapısı: Mermer işçiliğine dikkat

 

Yeşil Cami

İznik'in sembolü olan ve en muhteşem kültür varlıklarımızın başında gelen Yeşil Cami, adını yeşil çinili ve tuğlalı minaresinden almıştır. Yapımı 1378'de Çandarlı Halil Hayrettin Paşa tarafından başlatılmış, ölümü üzerine oğlu Ali Paşa 1391'de tamamlatmıştır. Mimarı Hacı Musa'dır. Erken Osmanlı döneminin tek kubbeli camileri arasında en görkemlilerindendir. Son cemaat yeri sütunlu ve ayaklıdır. Mermerden yapılmış caminin mihrabında görülmeye değer, zengin bir taş işçiliği vardır. Uzunlamasına dikdörtgen biçimindeki iç mekânı kubbe ve tonozlarla örtülüdür. Kubbesi 10.5 metre çapında ve kuşunla kaplıdır. Eşsiz minaresi caminin sağ köşesinde yer alır. Gövdesi mavi ve yeşil renkli çinilerle zikzaklı mozaik tekniğiyle bezenmiştir.

Kaynak: www.iznik.gov.tr

 
 

Yeşil Cami'den sonra yolun karşısına geçip Nilüfer Hatun İmareti'ne giriyoruz. Burası aynı zamanda İznik Müzesi. Binanın içinde ve bahçesinde çeşitli arkeolojik kazılardan çıkarılmış eserleri görebilirsiniz. Müzeye giriş ücreti 2 YTL. Müzeyi gezdikten sonra motorların yanına gidiyoruz. Onat'ın telefonu kayıp.

 

Nilüfer Hatun İmareti

 

Nilüfer Hatun İmareti

 

Nilüfer Hatun İmareti

Bugün müze olarak kullanılan bu çok değerli ve önemli yapı 1388 yılında I. Murat tarafından annesi Nilüfer Hatun anısına inşa ettirilmiştir. Binanın planı ters T harfi şeklindedir. Bina bir kat küfeki taşı üç kat tuğla sistemiyle inşa edilmiş olup, zengin ve renkli bir taş ve tuğla işçiliğine sahiptir. 19. yüzyılın sonlarına kadar imaret işlerini sürdüren yapı Kurtuluş Savaşı'nda Yunan işgali esnasında büyük ölçüde tahrip olmuştur. Cumhuriyet döneminde 1960'lı yıllara kadar depo olarak kullanılmıştır. 1960 yılında restore edilen Nilüfer Hatun İmareti aynı yılın ağustos ayında müze olarak halkın hizmetine açılmıştır. Müzede İznik ve çevresinden çıkarılan arkeolojik buluntular ile Ilıpınar, İznik Roma Tiyatrosu ve İznik'teki çini fırınları kazılarından çıkarılan eserler sergilenmektedir. Müze bahçesinde Yunan, Roma, Bizans ve Osmanlı eserleri (sütun başlıkları, lahitler, kabartmalar, korkuluk levhaları, ambonlar, siterler, yazıtlar, çörtenler, sütun tanburları, vaftiz havuzları, pişmiş toprak levhalar ve mezar taşları) yer alır.

Kaynak: www.iznik.gov.tr

 

Müzenin içi

 

2004 İznik Çini Fırınları Kazısından çıkarılan Osmanlı ilk dönem çini örnekleri

 

Bahçedeki tarihi eserler

 

Lahit

 
 

Güzel bir çini evi

 

Onat'ın telefonu motorun çantasından çıkmayınca nerede bırakmış olabileceğimizi düşünmeye başladık. Motorlara atlayıp soluğu çay bahçesinde aldık. Tahmin ettiğimiz gibi burada unutmuş telefonu.

Hepimizin karnı acıkmıştı. Buranın meşhur köftecisi, İmren Kasabı Yusuf Usta'nın mekanına gittik. Ne yazık ki Amasra'da ne yaşadıysak burada da aynısı oldu. Köfteci hınca hınç doluydu. Tuzla'daki köfteciler gibi adınızı da yazdıramıyordunuz. Gelenler masalar arasında bekleyip masaların boşlamasını bekliyordu. Biz de sıkılıp başka bir yer aramaya başladık. Onat kahvenin birinden Yayla Izgara diye bir mekan öğrenmiş. Zaten  bizim yolumuzun üstüymüş. İstanbul Kapısı'ndan bu güzel şehri terk edip 1-2 km ilerdeki Yayla Izgara'ya varıyoruz.

Bizden başka bir masa daha dolu. Açıkçası biraz şüphelendik ama köfteler gayet güzeldi. O kadar ki fotoğrafını bile çekemeden üç kişi 1 kg köfteyi yemiş bitirmiştik.

 

Yayla Izgara

 

Boyalıca ve İznik Gölü

 

Dönüş yolu da keyifliydi. Yalnız Boyalıca - Topçular arası yol oldukça bozulmuş. Tahir yine taka tuka yollardan geçmek zorunda kaldı. Ben diyorum ona sat RR'ı al bir enduro. Uzun bir feribot kuyruğu vardı ama biz beş dakika içinde gemiye binmiştik bile. Biz biner binmez de hareket ettik. Otomobil ile olsaydık  bir iki saat sıra beklerdik.

 

Boyalıca'dan yukarı çıkarken

 
 

Feribottan indikten sonra en sevmediğim yol olan E5'i de arkamda bırakıp (toplamda 260 km yi) evime ulaşmıştım. Bakalım bir dahaki gezide yol bizi nereye götürecek.

 

Share |

 

Diğer gezi hikayeleri için buraya tıklayın

Yayın Tarihi: 6 Ağustos  2007

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.