Der-i Saadet: Edirne

3 Ekim 2009

Bu kez yol bizi Evliya Çelebi'nin  çok övdüğü ve "Bir İslam Duvarı" diye tanımladığı Edirne'ye götürdü. Meşhur seyyahın o zamandan Türkiye'nin şimdiki sınırlarını rüyasında görüp görmediğini bilemiyorum ama  gerçek şu ki Kurtuluş Savaşı'ndan beri Edirne serhad şehrimiz.

Cumartesi sabahı, İstanbul'a üç beş ok atımı mesafedeki, Osmanlı'nın 88 yıl payıtahtlığını yapmış olan Edirne'ye doğru yola koyulduk. Özellikle süper spor kullanan motosiklet sürücüleri için Edirne'de ciğer yemek bir ibadettir. Otobanda gaz kolu dibine kadar çevrilir, adrenalin dolu bir saatten sonra ciğere oturulur. Benim gibi enduro sürücüleri içinse otoban ızdıraptır. Meteorolojiden gelen "hafta sonu Trakya'da kuvvetli yağmur var" uyarısı üzerine atları evde bırakıp otomobile döndük. Halbuki Almanya'dan aldığım cicilerimi bu yolculukta denemeyi düşünüyordum.

 

Edirne'nin simgelerinin başında gelen Selimiye Camii
 

Ekip; Alp, Çağla ve Didem'den oluşuyordu. Aslında otomobille gideceğimiz belli olduğunda İdil'i de davet ettik ama akşam bir nişana katılması gerekiyormuş. Direksiyonu bana verdiler. Demek Almanya'daki radar vukuatlarıma rağmen hala bana güveniyorlar. Hoş sonradan kulağıma "Kayı, Megane'i kendi arabası sandı, kıçını attıra attıra virajları dönüyordu" gibi yakınmalar geldiyse de bunların aslında övgü olduğunu öğrendim. Ara ara yağmura yakalandıysak da  rahat bir yolculuktan sonra saat on bir civarı Edirne'ye ulaştık. O kadar uzun zaman olmuş ki yolları unutmuşum.

 

Edirne Belediyesi
 

Edirne hakkında biraz ansiklopedik bilgi vereyim:

Edirne’nin en eski halkı, Traklar soyundan Odrisler’in yörede, Meriç ve Tunca ırmaklarının birleştiği bugünkü Edirne’nin bulunduğu yerde bir kent kurdukları bilinmektedir. Odrisler’den sonra yöreye egemen olan Makedonyalılar Dönemi’nde kent, büyük bir olasılıkla Odris yada Odrisia adının değişmesi sonucu, Orestia/Orestas olarak anılmaya başlanmıştır.

İS II. yy’ da Roma İmparatoru Hadrianus, (117-138) Orestia Kasabası’nın stratejik önemi nedeniyle buraya kent statüsü verdi ve kendi adını koydu. Böylece, Roma Dönemi’nde kent Hadrianopolis/Hadrianupolis/Adrianupolis/Adrianapolis adlarıyla anıldı. Adrianopolis zamanla Adrianople/Adrianopel olarak değişti.

Osmanlı dönemi başlarında Edrinus/Edrune/Edrinabolu/Endriye diye anıldı. 1476’da yazılan Aşıkpaşazade Tarihi’nde kentin adı Edrene olarak geçer. XVI.yy başlarında kentin Edirne olarak adlandırıldığı görülür. Edirne 1361 yılında I.Murat tarafından fethedilmiş ve İstanbul’un alınışına kadar 92 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin başkenti olmuştur.

Tarihinde çeşitli unvanları hak etmiştir. Edirne, mutluluk dönemlerinde "Der-i Saadet" (Mutluluk Kapısı) bir "Şenlikler Şehri" dır. II. Murad'dan IV. Mehmet'e kadar zafer kutlamaları, sünnet şenlikleri, II.Mehmet'in evlilik törenleri "İstanbul'u kıskandıracak kadar" olurdu. Edirne tabii ki her dönemde hatırlarda bir "Der-i Saadet" olarak kalmadı. Bu "Serhat Şehri" Evliya Çelebi'nin sözleriyle "Bir İslam Duvan" tarihinde birçok kez felaketle de tanıştı. En fazlada kuşatma ve işgallerden bunaldı. Şenlikleriyle "Mutluluk Kapısı" olarak hatırlanan Edirne'nin yanına "Daima bağrı yanık olan Edirne'yi de koymak gerekir.

Edirne her zaman kültür olaylarının yoğun yaşandığı bir kent olmuştur. Mimari yenilikler bu kentin yapılarıyla gelmiş; hat ve süsleme sanatının en güzel örnekleri burada verilmiş, çok sayıda medresesi yoğun tartışmalara tanık olmuş, tıp tarihine geçen ilk uygulamalar burda başlamıştır.

Kimliğini asıl Osmanlı döneminde bulan ve imparatorluğun ikinci kenti olan Edirne, kültürel mirasımızın en yoğun hissedildiği bir kenttir.

Edime, camileri, çarşıları, köprüleri, tarihi evleriyle ve özellikle de Muhteşem Selimiye ile ülkemize gelenleri ilk karşılayan ve bir sınır kenti olma özelliğini en iyi yansıtan kentimizdir.

Kaynak: Edirne İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü

 
 

Aramızda ben hariç kahvaltı yapan yok. Beni tanıyanlar bilir, kahvaltıya bile gidiyor olsam muzumu yemeden evden çıkmam. Hala kahvaltı saatinde olduğumuzdan lokantanın birinde çorba  içtik. Oradan Ali Paşa Kapalı Çarşısı'na daldık. Burada çeşitli ev aletlerini, Edirne'nin ünlü meyve şekilli mis sabunlarını, aynalı süpürgeleri bulabilirsiniz.

 

Takım! Uygun adım marş marş :)
 

Ali Paşa Kapalı Çarşısı
 
Ali Paşa Çarşısı

Kanuni Sultan Süleyman’ın son sadrazamı olan Hersekli Semiz Ali Paşa tarafından 1569 senesinde Mimar Sinan’a Babaeski ilçesindeki camiine vakıf olarak yaptırılmıştır. Çarşı XVI. ve XVII. asırlarında olduğu gibi, Edirne’nin ticari hayatında en hareketli çarşılarından biridir.

Çarşının dış duvarları kesme taş örülü olup, üst kısımları tuğla örülüdür. 300 metre uzunluğunda koridor şeklinde olan çarşı kırmızı ve beyaz taşlarla örülü kemerlerle bölünmüş beşik tonozla örtülüdür. Çarşının tam ortasında dua yeri bulunmaktadır.  Koridorun iki yanında sıralanmış ve girişlerdeki dükkanlarla beraber 129 dükkan bulunmaktadır. Eski tarihlerde çarşının dışında yer alan ahşap dükkânları ile birlikte dükkân sayısı 300 sayısına ulaşmıştır.

Çarşı 6 kapılı olup, üçü doğu yönde, Saraçlar Caddesi'ne açılmaktadır. Biri kuzey diğeri güney ucunda, bir diğeri de batı yönünde bulunmaktadır.

Çarşı 28 Eylül 1992 yılında geçirdiği bir yangınla tamamen yanmıştır. Çağın teknolojisi ile donatılarak aslına uygun restore edilmiş ve 25 Kasım 1997 yılında kullanıma açılmıştır.

Kaynak: www.alipasa.net
 

Ali Paşa Kapalı Çarşısı
 

Çarşının orta kapısından çıkıp Niyazi Usta'nın ciğer lokantasına kurulduk. Gelsin meşhur Edirne yaprak ciğeri. Ciğer yörenin  danalarından elde ediliyor. Uygun şekilde kesilip yine bölgeye ait buğday unu ve ayçiçeği yağıyla pişiriliyor. Bize de afiyetle yemesi düşüyor. Tabi yanında yine yörenin ünlü yoğurdu, kurutulmuş biberi eksik edilmiyor. Ben hapur hupur yuttum ciğerleri. Hatta bitiremeyenlerinkini de sünnetledim. Bazen kendimi çöpçü balığı gibi hissediyorum. Halbuki İsocan olsa böyle mi olurdu? Son ciğer için çatal güreşi yapardık.

 

Alp "the navigator" önden gidiyor. Akıncı mı oldun serhattaki payıtahtta
 

Endişelenme Çağla seninki de geliyor
 

Edirne Ciğeri
 

Ciğerciden sonra yol bizi  kale burcunun yanından Üç Şerefeli'ye götürdü. Mimari anlamda bir çok ilklere sahip olan bu cami ile ilgili nette güzel bilgilere rastladım ve bunları sizlerle paylaşmak istiyorum. Özellikle Osmanlı Mimarisi'ne ilgi duyan arkadaşlar okumadan geçmesin. Bazı şuursuz arkadaşlar sadece fotoğraflara (onun deyimiyle resimlere) bakıp geçiyor. İsmi lazım değil o kendini bilir.

 

Makedonya Kalesi burcu ve arkeoloji parkı
 

Rapunzel Didem'in meşhur  yeşil yağmurluğu
 

Üç Şerefeli Camii
 
Üç Şerefeli Camii

1443-1447 arasında, Sultan II.Murat yaptırmıştır. Cami Osmanlı sanatında erken ile klasik dönem uslübu arasında yer alır. Burada,ilk kez uygulanan bir planla karşılaşılmaktadır. 24 metre çapındaki büyük merkezi kubbe, ikisi paye, dördü duvar payesi olmak üzere altı dayanağa oturur. Yanlarda daha küçük ikişer kubbe ile örtülü kare bölümler vardır. Yapı, bir yenilik olarak, enine dikdörtgen bir yapıdır. Böylece enine gelişen mekana ulaşılmak istenmiştir. Bu planı Mimar Sinan İstanbul camilerinde daha gelişmiş biçimiyle uygulamıştır. Ayrıca, Osmanlı mimarisinde revaklı avlu ilk kez bu Camide kullanılmıştır. Avlunun dört köşelerine minareler yerleştirilmiştir.Üç Şerefeli Cami, bu özellikleriyle sonraki camilere öncü olan anıtsal bir yapıdır. Basamaklı üç kapıdan girilen avlunun Sütunları, serpantinli breş, granit ve mermerdendir. Avlu pencerelerinden ikisinin alınlıkları çini süslemedir. Lacivert ve ak renkli çiniler, bitkisel kıvrık dal bordürü ile çevrilidir. Burada Sultan II.Murat'ın adı geçmektedir. Revak kubbelerindeki özgün kalem işleri, Osmanlı Camileri'ndeki en eski örneklerdir. Camiye adını veren üç şerefeli anıtsal minare, 67,62 metre yüksekliğindedir. Her şerefeye ayrı yollardan çıkılması ilginçtir. Minare gölgesi kırmızı kaştan zikzaklar ve ak karelerle devinim kazanmıştır. Kaidesinde Bursa Kemerli sağır nişler vardır.
 

Camiye adını veren meşhur üç şerefeli minare
 
Üç Şerefeli Cami'nin, süslemeleri de ilginçtir. Taçkapı, yankapılar, minareler, sütun başlıkları ve pencerelerde mermer, ak ve kiremit rengi taş kullanılmıştır. Taçkapıda mukarnaslar ve yan nişlerin üst bölümlerindeki yazıların arasında kıvrık dal ve rumiler göze çarpar. Büyük kubbede, yan ve avlu revaklarındaki lacivert, al, ak ve sarı renkte kalem işleri vardır. Süslemelerde yazı kuşakları, rumi, palmet, lotus motifleri görülür. Kubbe peteği ve pandantiflerde de Rokoko süslemeler vardır.
 

Osmanlı Mimari Tarihinin ilk büyük revaklı avlusu
 

Bu camiyi yaptıran Osmanlı Padişahı Sultan II.Murat Edirne'yi bir başkent olarak tasarlıyordu. Üç Şerefeli; bu tasarı içinde ve o dönemlerde Balkanlardaki egemenliğin ifadesi gibidir. Osmanlı Mimarisinde yeni bir çığır açan bu cami bazı özellikleriyle, ilklerin de sahibi durumundadır. Örneğin; Üç Şerefeli, Selçuklu Mimarisindeki çok kubbeli dönemden tek Kubbeli döneme geçişin ilk denemelerindendir.

Bu cami Osmanlı Mimari Tarihinin ilk büyük revaklı avlusuna sahiptir. Bu avlu da, Osmanlı Mimarisi'nin bu konudaki ilk denemesidir. 1438 yılında yapımına başlanan cami 1447 tarihinde bitirilmiştir ve Yapanlar için; "Mimarı Muslihittin, ustası Şahabettin'dir." diyen kaynaklar vardır.

 

Muhteşem mermer işçiliği
 

i. Osmanlı camilerinde harem taşlığı bulunan ilk deneme Üç Şerefeli'de gerçekleştirilmiştir.
ii. Cami'ye girer girmez ana kubbenin altına gelinir ve bu Üç Şerefeli'ye ait bir özellliktir.
iii. Kubbelerdeki orjinal kalem işleri Osmanlı Camilerinde görülen en eski örneklerdir.
iv. Kubbede çeşitli meyvelerden oluşan "Meyve Sofrası" görülür.

 
 

İstanbul'daki bir çok ünlü caminin kubbesinden daha büyük olan Üç Şerefeli'nin ana kubbesi (24 metre) kendi çapından daha büyük bir dikdörtgen alanı örter. Bu geometrik tasarımıyla Mimar Sinan'ın bir çok altıgen çardaklı yapısı için prototip oluşturmuştur. Diğer yandan, Üç Şerefeli Cami'nden esinlenerek, altıgen çardak üzerine inşa edilen camiler, dünya mekan mimarisinde özgün bir konuma sahip yapılardır. Mihrabın iki yanında, caminin denge durumunu kontrol için iki silindir bulunur. Bunlar ayar terazileridir ve dönüyor oluşları caminin dengede olduğunun göstergesidir. Cami camlarının tümü renklidir. Ses düzeninde eko özelliği belirgindir.

 

Mihrap, mimber, Alp
 

Dört Minare Dört Ayrı Özellik ve Eşi Bulunmayan bir Kapı

Dört minaresinin biri üç, biri iki, ikisi birer şerefeli olup; baklavalı, şişhaneli, çubuklu ve burmalı motif üsluplarıyla bezenmiştir. Camiye adını veren üç şerefeli minare, Selimiye yapılana kadar minarelerin en büyüğü kabul edilirdi. Külahıyla birlikte 76 m. olup, merdivenindeki toplam basamak sayısı 203'tür. Şerefelerine üç ayrı yoldan çıkılır. Bu tarzıyla bir ilktir ve birinci merdiven bir ile üçüncü şerefeye, ikinci merdiven ikinci ile üçüncüsüne, üçüncü merdiven ise; doğrudan üçüncü şerefeye götürür.

Üç Şerefeli'nin bir başka özelliği; camisiyle birlikte kesme taş kullanılarak yapılan ilk minare oluşudur. Baklavalı minare Fatih Sultan Mehmet döneminde yaptırılmıştır. Fatih Sultan Mehmet bu minareyi Peykler Medresesini yaptırırken ekletmiştir. Kuzeybatıdaki tek şerefeli olan minare 1610 yılında Sultan I.Ahmet tarafından; Burmalı minare ise Sultan II.Mustafa tarafından yaptırılmıştır. Caminin ilk ve asıl minaresi Üç Şerefeli'dir.

Üç Şerefeli Caminin kapısı özgün durumuyla neredeyse cami kadar ün yapmıştır.

Kaynak: Ahmet Usal, Edirne Vergi Dairesi Kültür Yayını

 
 
 

Yukarda okuduğunuz bu muhteşem camiyi gezdikten sonra Kapalı Çarşı'ya geri döndük. Biraz hediyelik eşya aldık. Sonra başka bir camiye girdik: Eski "Ulu" Camii. Zaten Edirne camiler, çarşılar ve köprüler şehri.

 

Edirne'nin  kokulu meyve sabunları
 

Eski Cami
 

Eski Cami (Cami-i Atik - Ulu Cami)

Edirne'de Osmanlılar'dan günümüze ulaşmış en eski anıtsal yapıdır. 15. yüzyılda yapılmış cüsseli camilerin en önemlisidir. Edirne'de zamanımıza ulaşmış ilk orjinal abidevi yapı olarak da bilinir. Bu aynı zamanda devletin büyümesinin de simgesidir. 1403'te Sultan I. Süleyman tarafından yapımına başlanmış, Çelebi Sultan Mehmet zamanında 1414'te bitirilmiştir. Mimarı Konyalı Hacı Alaaddin, kalfası Ömer İbn İbrahim'dir.

Erken Dönem Camileri başlığı altında çok birimli veya çok kubbeli camiler grubuna girer. Merkezi kubbeyi taşıyan dört paye ile dört duvar üzerine dokuz kubbelidir. Bir yanının dış ölçüsü 13 metre olan kare planlıdır. 13 metre çapında ve tümüyle yarım kubbe biçiminde olan kubbeler, yan neflerle pandantiflere, ortada çeşitli geçiş öğelerine oturur. Orta kubbenin trompları mukarnas dolgusudur. Taç Kapı, son cemaat yeri girişi ve minber ak mermerdendir. Kuzey ve batı yüzleri daha süslüdür. Son cemaat yeri girişindeki kemer çevresinde bulunan rozetler ve sipiralli süsleme, onarımda yapılmıştır.

 

Eski Camii
 

İç mekanda yalnızca dört paye oluşu yapıya ferah bir görünüm verir. Bu özelliğiyle Osmanlı mimarisinde mekanın birleştirilmesi yönünden yeni bir aşamayı oluşturur. Paye ve duvarlarda yer alan iri ak yazılar ve barok süsleme, mekan etkisini zayıflatır. Camide süsleme yönünden en önemli bölüm minberdir.

Kapı üzerindeki yazıtta Çelebi Sultan Mehmet'in adı vardır. Doğu ve batı yüzeylerindeki geçme yıldızlar ve rumiler ilginçtir. 5 kemerli son cemaat yeri ve biri tek öbürü iki şerefeli, iki minaresi vardır. Cami, 1748'de yangından, 1752'de depremden zarar görmüştür. 1754'te Sultan I.Mahmut Döneminde, 1924 ve 1934'te onarılmıştır.

II. Murat döneminde Edirne'ye gelen ve Camiye girerek vaaz verdiği Söylenen Hacı Bayram Veli'nin anısına duyulan saygı nedeniyle vaaz kürsüsü imamlarca kullanılmaz.

Ayrıca Kabe'den getirildiği rivayet edilen ve mihrabın sağında bulunan Kabe Taşı, özel bir ziyaret noktasıdır. Bu taşın önünde iki rekat namaz kılanların duaları kabul edilir şeklinde bir inanç yaygındır. Eski Cami Edirne'de duaların kabul edildiği dört yerden biri olarak bilinir.

Osmanlı Padişahlarından II. Ahmet ve II. Mustafa'ya bu camide "Kılıç Kuşanma" törenleri yapılmıştır.

Kaynak: Ahmet Usal, Edirne Vergi Dairesi Kültür Yayını

 
 
 

Sırada kentin simgesi Selimiye var. Buradaki Arasta çarşısının içinden geçip bu görkemli camiye giriyoruz. İçeri girer girmez etkilenmemek elde değil. O devasa kubbeye dalıp gidiyorsunuz. Müezzinin söylediği Türkçe ilahiler, bu anıtsal yapının muhteşem kubbesi altında çınlarken ruhunuzu okşuyor. Öyle güzel akustiği var ki... Ziyaretçilerin bazıları fotoğraf çekme çekilme olayını abartıp mekanın dinginliğine, kutsallığına uygun olmayan şekilde davranıyorlar. İçeride bir kaç yabancı turist var. Bir kenara oturmuş sessizce ilahiyi dinliyorlar. Gözlerinden tıpkı benim gibi büyülendiklerini anlayabiliyorum. Düşündüm de Koca Sinan bu ustalık eserim dediği camiyi 80 yaşında tamamlamış. Çoğu insanın evine kapandığı ve ölümü beklediği yaşta.

 

Selimiye ve mimarı Koca Sinan
 

Selimiye Camii

Mimar Sinan'ın 80 yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" dediği anıtsal yapı Osmanlı-Türk sanatının ve Dünya Mimarlık tarihinin baş yapıtlarındandır. Yapının mülkiyeti Sultan Selim Vakfındadır.

Edirne'nin ve Osmanlı İmparatorluğu'nun simgesi olan cami, kentin merkezinde, eskiden Sarıbayır ve Kavak Meydanı denilen yerdedir. Burada daha önce Yıldırım Bayezid'in bir saray yaptırdığı bilinmektedir. 1569-1575'te Sultan II.Selim'in emriyle yaptırılmıştır. Çok uzaklardan dört minaresi ile göze çarpan yapı, kurulduğu yerin seçimiyle, Mimar Sinan'ın aynı zamanda usta bir şehircilik uzmanı olduğunu da göstermektedir. Kesme taştan yapılan cami iç bölümüyle 1.620 metrekarelik, tümüyle 2.475 metrekarelik bir alanı kaplar. Mimarlık tarihinde en geniş mekana kurulmuş yapı olarak nitelenen Selimiye Camisi, yerden yüksekliği 43.28 metre olan, 31.30 metre çapındaki kubbesiyle ilgi çeker.  Kubbe, 6 metre genişliğindeki kemerlerle birbirine bağlanan 8 büyük payeye oturur. Köşelerde dört, mihrap yerinde bir yarım kubbe merkezi kubbeyi destekler.

Yapıyı, kubbe kasnağında 32 küçük pencereyle, yüzlerdeki üst üste 6 dizide çok sayıdaki pencere aydınlatmaktadır. Mimar Sinan'ın yarattığı 8 dayanaklı cami planının en başarılı örneğidir.

Önünde 18 kubbe ve 16 sütunla çevrili revak bulunmaktadır. Ortada, mermerden zarif bir şadırvan vardır. Son cemaat yeri, kalın yuvarlak 6 sütun üzerine 5 kubbelidir. Mermer işlemeli giriş kapısının üzerindeki kubbe yivli, diğerleri düzdür. Caminin 3.80 metre çapında, 70.89 metre yüksekliğindeki üçer şerefeli dört zarif minaresi vardır. Giriş yönündekilerle şerefelere tek yolla, diğer ikisinde ise üç şerefeye ayrı ayrı yollardan çıkılmaktadır.

Cami, mimari özelliklerinin erişilmezliği yanında taş, mermer, çini, ahşap sedef gibi süsleme özellikleriyle de son derece önemlidir. Mihrap ve minberi mermer işçiliğinin baş yapıtlarındandır.

Ortasına 12 mermer sütuna oturan müezzin mahfili yer alır. Sağda kitaplık bulunmaktadır. Mihrabın solunda Hünkar Mahfili vardır. Bunun alt bölümü tavanındaki özgün kalem işleri dönemin tüm canlılığını göstermektedir. Kubbe ve kemerleri süsleyen özgün kalem işleri, onarımlarda temizlenmektedir.

Yapının çini süslemelerinin, Osmanlı ve Dünya sanatında ayrı bir yeri vardır. XVI. yy çiniciliğinin en güzel örnekleri olan bu çiniler, sır altı tekniğinde olup İznik'te yapılmıştır. Mihrap duvarı, minber köşk duvarı, Hünkar Mahfili duvarlar, kadınlar mahfili, kemer köşelikleri, kıble yönündeki pencere alınlıkları çinilerle bezenmiştir. Mihrap duvarındaki büyük çini panolarda al, mavi çiçek ve yaprak süslemeler, pencere üstlerinde lacivert üzerine ak, sülüs elhem suresi yazılı kartuşlar, en üstte de geniş bir ayet bordürü yer alır. Minber Köşkündeki çini pano, lacivert üzerine ortada kırmızı, ak bahar çiçekli ağaç altında yaprak, sümbül ve lalelerle bezenmiştir.

Hünkar mahfili zenginliği ve çeşitliliği ile ilgi çeker. Mermer mihrabın sivri kemerli alınlığında lacivert üzerine ak sülüsle, ayet yazısı göze çarpar. Bu bölümde kırmızı, mavi, yeşil renkli şakayıklar, bahar ağaçları, ak üzerine iri mavi rozetli ve çevresi çiçekli panolar, baklava biçimi yapraklar arasında karanfiller ve bahar dalları XVI.yy çinilerinin en güzel örnekleridir. Hünkar mahfili çinileri arasında, bir saraydan getirilerek buraya sonradan konmuş olabileceği düşünülen iki elma ağacının oluşturduğu elmalı panonun Osmanlı çinilerinde özgün süsleme olarak ayrı bir değeri vardır. Bu bölümde sivri kemerli pencere alınlıklarında, lacivert üzerine ak sülüsle ayetler ve iki pencere arasında tepede yine lacivert üzerine ak kufi yazılı kare pano da ilgi çeker. Hünkar mahfili duvarlarının yarısını kaplayan bu çiniler, mihrap çinilerinden daha niteliklidir. Ancak, düzenleme ve anıtsallık yönünden daha yalındır.

Selimiye Camisi'nin taş duvarlarla çevrili geniş dış avlusunda, Darül-Sübyan, Darül-Kur'a ve Darül-Hadis yapıları bulunmaktadır. Bu yapıların bir bölümü ve medrese, Edirne Müzesi'nin çeşitli bölümlerini oluşturmaktadır.

Cami terasının altında yer alan Arasta (çarşı), III.Murat zamanında Selimiye'ye vakıf olarak yaptırılmıştır. Mimarı Davut Ağa'dır.

 

Selimiye Camii
 

Camiye İlişkin Teknik Bilgiler

  • Kurucusu : Sultan İkinci Selim
  • Mimarı : Koca Sinan
  • Yapılış Tarihi : 1568 - 1574
  • Kapladığı Yer : Külliye ile birlikte 22.202 m
  • Caminin İçi : 1620 m2
  • Caminin Haremi : 2475 2
  • Kubbenin Çapı : 31.30 m.
  • Yerden Kubbenin Kilit Taşına olan yüksekliği : 43.28 m.
  • Minarelerin Yüksekliği : 70.89 m. ya da 72.50 m.

Selimiye Camisi Hakkında Ayrıntılar

"TAŞ DEHAYA ULAŞTI DEHA TAŞ KESİLDİ!"

Selimiye, varlığı ile, Türk Tarihindeki Edirne'ye güç katarak ona simgesel bir nitelik kazandırmıştır. Yalnız zamanımızın araştırmacıları değil, eski yazarlar da Selimiye'nin bir başyapıt olduğu konusunda birleşirler.

Ernst Diez bu cami için şunları söyler: "Selimiye; mekan büyüklük, yükseklik, topluluk ve ışık etkisi bakımından yeryüzündeki bütün yapılardan üstündür."

Bu cami Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki gücünün hala devam ettiği 16. yüzyıldaki politik egemenliğini de vurgulayan "son sultan yapısıdır".

Bir başka anlatımla Selimiye, Osmanlı Mimari Söyleminin ideal bir ifadesidir. Günün her saatinde kullanılan bu "Kent Tacı" politik gücün dini yapıda somutlaşan gösterisi anlamında, simgesel bir amacı da yerine getirir.

Selimiye'nin Yapı Malzemeleri

Edirne piyasasından sağlanmıştır. İnşaata ilişkin belgelerde, Enez'den bazı direklerin, Fere'den bir renkli taşocağı ürünlerinin ayrıca, Marmara Adası'ndan ve Kavala'dan mermer getirildiği yazmaktadır. Evliya Çelebi, beyaz mermerden yapılan avlu için Atina'dan ve Temaşalık denen bir yerden gelen altı sütundan sözeder. Yine Evliya Çelebi Kıbrıs'tan ve Hüdavendigar Sancağı'nın Aydıncık Kasabasından Getirilen diğer sütunların birer Mısır Hazinesi kadar harcama yapmayı gerektirdiğini belirtir. Bazı Kaynaklarda Selimiye Caminin yapım masrafının Kıbrıs'ın Fethinden elde edilen gelirle karşılandığı da söylenmektedir.

 

Selimiye Avlu ve Şadırvan
 

Selimiye Avlusu

Avlu yaklaşık birbirine eş iki dikdörtgen alandan oluşur. Avluya giren kapıların en görkemlisi batı yönüne açılır. Buradaki kapıdan girildiğinde beyaz mermerden çatısız ve çanak şeklinde bir şadırvanla karşılaşılır. Bu onaltıgen şadırvan Osmanlı Mimarisi Klasik Döneminin en güzel tasarımlarından biridir.

Şadırvanla avluda 18 kubbe 16 sütun bulunur. Selimiye'nin dış avlusu Camiyi üç taraftan çevirir.

Selimiye Camisi'nin taş duvarlarla çevrili geniş dış avlusunda Dar-ül Sübyan, Dar-ül Kur-a ve Dar-ül Hadis Yapıları bulunmaktadır.

Bahçe kapılarının sayısı sekizdir. Bunlardan Mimar Sinan Caddesi'ne doğru açılana, önceleri, Alay Kapısı; Kıble tarafındaki küçük kapıya; Dilenci Kapısı, doğuya dönük ortadakine de; Darphane Kapısı denmekteymiş...

Caminin batıdaki büyük kapısıyla birlikte dört kapısı vardır.

Selimiye bahçesinde üç Anıt Ağaç (Londra ve Doğu Çınarı) bulunmaktadır.

 

Selimiye
 

Yapıldığı Zemin

Selimiye'nin yapıldığı alanda, Sultan I.Murat'ın emriyle başlatılan ancak Sultan Yıldırım Beyazit'in geliştirdiği Eski Saray (Saray-ı Atik) olarak anılan Edirne'nin ilk Sarayı ve Baltacı Muhafızları Kışlası bulunmaktaydı.

Evliya Çelebi bu alana Kavak Meydanı demiştir.

Tümüyle 2475 metrekare, iç bölüm olarak 1475 metrekare (Bazılarına göre 1620 metrekare) bir alanı kaplayan Selimiye'nin bu meydanda yapılışını da yine Sultan II. Selim'in rüyasına bağlayanlar olmakla birlikte; "Mimar Sinan'ın yer seçiminde gelişi güzel davranmayıp bilinçli bir hesaplama içinde bulunduğu" görüşünü benimseyenler az değildir. Sinan bu seçimde Selimiye'nin merkezi bir yapı olma özelliğini dikkate alırken ustalığını ve hayal gücünü de kullanmıştır.

 

Müezzinler Mahfeli
 

Kubbe Altında Müezzinler Mahfeli

Müezzinler Mahfeli, namaz kılınırken Müezzinlerin (yani ezan okuyanların) Imamın tekbirlerini, arka saflara duyurmak için, tekrarladıkları yerdir. Bazıları zeminden bir kaç karış kadar yüksek bir sofa halinde; bazıları da 2-3 metre kadar yüksekçe olup kagir olanların mermer ayaklar üzerine, ahşap olanların ise direkler üzerine oturtulmuştur. Selimiye'deki müezzinler mahfeli, iç mekana girildiğinde büyük kapı karşısında ve kubbenin tam altında bulunmaktadır. Bazı yorumcular bu konumu nedeniyle Mahfeli Mimar Sinan'ın tarzı olarak kabul etmezler. Çünkü mahfel, bu haliyle, namaz kılanların mihrabı görmelerine engel teşkil etmektedir.

Selimiye Müezzinler Mahfeli'nin yüksekliği 18m. boyutları ise 6x6 olup; 11 mermer ayak üzerine kondurulmuş bir ahşap yapıdır. Dört tarafı orjinal ceviz korkuluklarla çevrilmiştir. 1950 yılındaki restorasyon sırasında iskelenin çökmesi korkuluklarda Büyük hasar meydana getirmişse de kırılan parçalar daha sonra yenilenmiştir. Orjinal ceviz parmaklıklardaki elma ağacından kakma fletolar ve açık Yeşil, açık kırmızı, koyu yeşil gri boyalar; 1984 yılında yapılan son restorasyonda ortaya çıkmıştır.

 

Kubbe ve kemerleri
 

Selimiye'nin Kubbesi

Sanayi Öncesi Mimarinin Doruk Noktası

"Aslında büyük mekan yapıları için kubbeler, giderek, hem bir baş öğe olmuşlar; hem de göğün, tanrının, politik gücün ve kent fizyonomilerinin simgesi haline gelmişlerdir." Selimiye'nin kubbesi bu anlamda ve sanayi öncesi mimaride tek kubbeli mekan yapılarının gelişmesini en son noktasına ulaştıran bir "doruk nokta" olarak kabul edilir. Yüksekliği 43.28 m. çapı 31.22 m. olup ağırlığı 2000 tondur ve sekiz sütun (filayağı) üzerine oturtulmuştur. Selimiye'nin kubbesi Osmanlı Mimarisi'nin olduğu kadar, kubbeli yapı geleneğinin en büyük aşamasıdır. Kubbedeki kalem işi süslemeler 1978-1985 yılları arasında restore edilmişlerdir.

 

Mihrap
 

Mermer Ustalığının En Şık Örneği Minber

Hatibin çıkıp hutbe okuduğu yer durumundaki Selimiye Minberi'nin sağ ve sol yanındaki bölümler mermerden olup geometrik örgü ile süslenmişlerdir. Çini kaplı bir külahı vardır. Örnekleri arasında en zarif mermer işçiliğini temsil eder.

Mihrab

Camilerde yönelilen taraftaki (yani kible) duvarda bulunan ve imamlık Edene ayrılmış olan oyuk, (girintili yer anlamına gelen mihrab), Selimiye'de tamamen mermerden yapılmıştır. Kabartma çiniler ile süslenmiş Amen ve Resulü ile Fatiha suresi işlenmiştir. Çini kaplama camide görsel bir odak yaratmıştır. Mihrab duvarındaki girinti, boyutları ve yarım kubbe örtüsüyle Selimiye mekanına etkili bir kimlik kazandırır.  

 

Mimber
 

Selimiye Minareleri

Caminin kareye yakın ve enine dikdörtgen planlı, dört köşesinde Bulunan minareler yapıyı çevreleyen ve büyük kubbeyi kucaklayan bir görünüm sunar. Böylece minareler merkezi bir planı vurgularken yapıya Dikeylik özelliği de katarlar. Dört minarede 380 cm. çapında, külaha kadar 70.80 m. külah ve alem dahil 85 m. yüksekliğindedir. Selimiye'den yüksek tek minare ise Delhi'deki Kutb-Minar'dır. Ancak bu minare Selimiye minarelerine göre çok kalındır.

Selimiye Camisi, bütünü meydan getiren her bir özelliği ile ilgi çekici olmakla beraber, bu bütünün ortaya koyuluş biçimi ve tüm yönlerin içinde herhangi birinin öne çıkmayarak bütünün içinde yer alması ile diğer abidevi eserlerden ayrılmaktadır.

Hindistan'da Bicapur'da Muhammet Adil Şah türbesi 44 metre çapında dünyanın en büyük kubbesiyle örtülü olduğu halde, ışık fena düzenlendiğinden mekân çok fakir ve cansız bir etki bırakır. Roma'da Panteon katedrali çok büyük fakat silindirik bir yapı olduğundan mekân monotondur, âdeta bakışları yorar. St. Pier kilisesinde ise kubbe birdenbire derine dalarak mekânın sükûnunu bozmakta ve dış kubbe muazzam fenerle birlikte iç kubbenin kifayetsizliğini gizlemektedir. Ayasofya'nın mekânı yan koridor ve galerilere doğru belirsizce kaybolup nerede bittiği anlaşılamamaktadır.

Oysa Selimiye Camisinde her taraftan son sınırlarına kadar gerilmiş dengeli mekan, şahane bir sükun halinde olup değişik cazibesiyle her gireni birden sürükler ve bir daha bırakmaz. Yüksek minareler arasında dıştan kubbenin biraz basıkça düşmüş olması mekânın tek bir kubbe ile örtülmüş olmasından ileri gelmektedir.

 

Muhteşem Kubbe
 

Selimiye'ye İlişkin İnançlar ve Söylenceler

Halk arasında Selimiye'yi yüceltme arzusundan kaynaklanan söylencelerin bazıları zamanla inanç haline dönüşmüştür. Bunda bazı Yazı ve yazarların payı olduğu da söylenebilir. Bilimsel anlamda doğrulanmayan veya büsbütün yanlış olduğu ortaya konulan söylence ve inançlar için şu örnekler verilebilir:

Selimiye'nin kubbesi Ayasofya'dan büyük değildir. Ancak Mimar Sinan'ın ağzından yazıldığı belirtilen "Tezkiret-i Bünyam"da Selimiye anlatılırken: "Kubbeyi, Ayasofya kubbesinden altı zira kadrin ve dört azra derinliğin ziyade eyledim." dediği belirtilir.

Gerçekten de Selimiye kubbesi yarıküre, Ayasofya kubbesi oval ve bsıktır. Selimiye'nin kubbe çapı 31.22 m., Ayasofya'nın ise 30.90 ile 31.90 arasınnda değişen hafif oval bir kubbedir. Bu da hemen hemen eş büyüklükte oldukları anlamına gelir. Mimar Sinan, Selimiye'de Osmanlı Mimarisi'nin özlemini çektiği mekan bütünlüğünü gerçekleştirdiği için kendisiyle övünmektedir.

Müezzinler Mahfeli altındaki şadırvandan akan su zemzem suyu değildir. Pencereleri 999 adet olmayıp "Eğer bin olsaydı Mekke yerine geçecekti." görüşü yanlıştır. Çünkü pencere sayısı söylenenin Neredeyse yarısı kadar olup haremde 342, harem avlusunda 42 pencere bulunmaktadır. Şerefe sayılarının toplam 12 oluşu İkinci Selim'in Padişahlık sıralamasındaki 12. yeriyle ilgilidir görüşü tartışmalara açıktır. Bazı tarihçiler I. Süleyman ve Musa Çelebi'yi padişah kabul eder, bazıları etmez. İkinci Selim'in 12.ciliği ise, bu yaklaşımlara göre, değişmektedir.

Selimiye Kıbrıs ganimetleriyle yapılmamıştır veya Padişah'ın rüyasında Kıbrıs'ı alırsam Edirne'de yaptıracağım." şeklinde Hz.Muhammet'e söz vermesiyle ilgili olamaz. Çünkü; caminin yapımı Kıbrıs'ın alınmasından önce başlamıştır.

"Minarelere hangi yönden bakılırsa bakılsın iki adet görülür." Değerlendirmesi yanlıştır. Minareler çok yerde üçer görülebilir.

Terslale konusu çok yorumludur. Örneğin; Selimiye'nin yapıldığı yerin özel bir kişiye ait lale tarlası olduğu da kabul edilemez. Çünkü o alan Edirne'de ilk saraya aittir.

Caminin altında kayıkla gezilebilecek oranda su bulnduğu kanıtlanamamıştır.

Kaynak: Ahmet Usal, Edirne Vergi Dairesi Kültür Yayını

 

Gazi Mihal Bey (Hamidiye) Köprüsü
 

Otomobili alıp II. Bayezid Külliyesi'ne doğru yola koyuluyoruz. Gazi Mihal Köprüsü'nden geçerken Alp'i durdurup fotoğraf çekiyorum. Neyseki Alp Trabzon-Rize Gezimizden beri bu durumlara alışık. Daha söylemeden hal ve tavırlarımdan anlayıp, yavaşlıyor.

Bizans Tekfuru iken müslüman olarak Osmanlı tebaasına katılarak akıncı beyliği görevini üstlenen, Mihaloğulları ailesinden  Gazi Mihal Bey tarafından 1420 (H.823) yılında, kentin kuzeybatısında, bugünkü Kapıkule-Bulgaristan'a giden yolda Tunca nehri üzerinde inşa ettirilmiştir.

Bizans döneminde aynı yerde Mikhael Palaiologos tarafından yaptırılan bir köprünü olduğu bilinmekte, Gazi Mihal Beyin köprüyü yeniden yapılırcasına inşa ettirdiği tarihi kaynaklarda geçmektedir.

Bu köprü Edirne'nin fethinden sonra Tunca üzerine yapılan ilk kagir köprüdür. 125 m. uzunluğunda 5.50 m. genişliğinde dokuz sivri kemerli köprüyü 1544 (H.951)'te Kanuni Sultan Süleyman'ın onarttığını belirten kitabesi vardır.

Kaynak: www.edirneden.biz

 

Gazi Mihal Camii
 

II. Bayezid Külliyesi civarından Selimiye
 

II. Bayezid Külliyesi civarından Üç Şerefeli
 

II. Bayezid Külliyesi
 

Bu Külliyat, Trakya Üniversitesi'ne devredilmiş. Sağlık müzesi olarak hizmet veren kısmına bilet alarak giriyorsunuz. Eskiden medrese ve hastane olan kısımları aslına uygun onarılmış ve o günkü yaşam, mankenlerle canlandırılmış. Mankenlerin de hepsinin boyu benden uzundu. İznik - Yenişehir gezimizde gördüğümüz mankenler de böyle uzundu. Ne oldu da bu milletin boyu kısaldı bilemiyorum.

 
 

II. Bayezid Külliyesi

Darüşşifa büyük kubbeli bir bölüm ve çevresindeki altı küçük kubbeli oda ve beş sedirli sofadan oluşmaktadır. Ortası açık büyük kubbenin altında şadırvan vardır. Taban mermerdendir. Revaklarla çevrili ön avlunun yanlarında akıl hastalarının iyileştirildikleri kubbeli hücreler bulunmaktadır. Avlunun köşesinde, mutfak ve çamaşırhane bölümleri vardır. Kuzeybatı köşesindeki tıp medresesinde, revaklı avlunun çevresinde kubbeli 18 öğrenci hücresi, büyük kubbeli dershane ve ortada şadırvan yer alır.

Sultan II.Bayezid'in Selimiye Kütüphanesinde bulunan vakfıyesinde, külliyede çalışan 167 memurun listesi ve gündelikleri belirtilmektedir. Yine bu Vakfiyeden Darüşşifa'da, bir başhekim, ikinci ve üçüncü hekimler, iki göz hekimi, iki cerrah, bir eczacı, bir gassal (ölü yıkayıcı), bir katip, bir vekilharç, bir aşçı, bir süpürgeci bulunduğu belirtilmektedir.  

 

Cami avlusuna terkedilmiş şekerler
 

O mankenleri bu kapılardan nasıl sığdırmışlar
 

Külliye bütünüyle, Kültür Tarihi yönünden önemlidir. Padişah II.Bayezid tarafından kurulan bu külliyenin (sitenin) temel amacı Edirne'yi bir Darüşşifaya(Hastaneye) kavuşturmaktır.

Sitenin ana merkezi Darüşşifa olup; Tabhane (Misafir ve Dinlenme Yeri), Tıp Medresesi (Temel Bilimler Fakültesi), Cami, İmaret (mutfak, yemekhane, depo,) Köprü, Hamam, Un Değirmeni, Su Deposu, Sübyan Mektebi, Mehterhane, Muvakkithane (günün saatlerini ve takvimini bildirir) gibi üniteler Darüşşifayı destekleyen sosyal, dini ve kültürel nitelikli yerlerdi.

 

Mutfak
 
 

Soldaki arkadaş melankolik (kara sevdalı), sağdaki ise divane akıl hastası :)
 

Darüşşifa - Külliyenin Merkezi

Üç bölümden oluşur: Birinci bölümde poliklinikler, özel diyet mutfağı ve personel odaları bulunmaktadır. İkinci bölüm ilaç deposu ve üst düzey personele aittir. Üçüncü bölümde 6 kişilik ve 4 yazlık yatak odası ile bir müsiki sahnesi bulunur. Burada on kişiden oluşan musiki topluluğu tarafından haftada üç gün musiki konserleri verilirdi.

 

Sazende ve Hanendeler (Saz ve söz sanatçıları) kara sevdalıyı tedavi ederken
 

Evliya Çelebi burada "hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def'i sevda olmak üzere" on adet hanende ve sazende gulam(genç) ayrıldığı, bunların üçü hanende, biri neyzen, biri kanuni, biri musikari, biri cengi santuri, biri udi olup haftada üç gün hastalara ve delilere büyük kubbenin altında musiki faslı verdiklerini; neva, rast, dügah, çargah ve suzinak makamlarını çaldıklarını bildirmektedir.Mevsim çiçeklerinin (gül, karanfil, sümbül, reyhan ve misk-i rum) koku ve renklerinde de tedavi yapıldığını yazmaktadır.

Binanın her tarafından dinlenebilen bu konserler kadar; su sesi ve güzel kokulardan yararlanarak ruh hastalarının tedavisi yoluna gidilirdi. Bu noktada önemli sayılan bir olgu; aynı yılarda Avrupa'da delilik denilen hastalık durumlarında hastanın "Şeytandır" gerekçesiyle yakılmasıdır.

 

Meşguliyetle Tedavi Odası
 

Aslında hastahane her türlü hastanın kabul edildiği bir yerdi ve tedavi parasızdı. Örneğin burası, göz tedavisi için de önemli bir merkezdi. Bu hastahanede, zincire vurulması gereken akıl hastalarına, paslı demirin olumsuz etki yapma olasılığı düşünülerek bu demir aksam altın ve gümüşle yaldızlanmıştır. Hastahane kadrosunda 1 baştabip, 2 tabip, 2 göz uzmanı, 2 operatör, 1 eczacı bulunmaktaydı.

Sağlık Müzesi ve Önemi

Külliye son dönemde, Trakya Üniversitesine devredilmiş ve üniversite tarafından düzenlenerek Kültür Bakanlığının ve Ruh Hastaları Redaptasyon Derneğinin de katkılarıyla Müzeye dönüştürülmüştür. Sağlık Müzesi adıyla anılan sözkonusu oluşum; Avrupada geçtiğimiz yıllarda "Yılın Müzesi" ödülünü almış olup, yabancılar tarafından en çok ziyaret edilen tarihi mekanımız haline gelmiştir.

II.Beyazıd Külliyesindeki Sağlık Müzesi'nde eski tıp aletleri ile tıp eserleri ve Edirne Tarihi ve Kültürel araştırmalarına çok emek vermiş Dr. Rıfat Osman, Prof.Dr. Süheyl ÜNVER odaları bulunmaktadır.

Ruh Hastalıkları Redaptasyon Derneği'nce düzenlenerek 30 Haziran 2000 günü açılan ana bölümdeki ruh hastalıkları ve tedavilerinin mankenlerle anlatıldığı birimler büyük ilgi görmektedir.

 

Bu arkadaşlar nereye bakıyorlar
 

Medresenin Avlusu
 

Medresedeki öğrenci yurdu
 

Öğrenciler uygulamalı derste
 

Türk Deneysel Tıbbı
Burada bir paragraf açıp odadaki ilüstrasyonla ilgili açıklama yazısını not olarak düşüyorum:

"Bir gün bir yılancı Sabuncuoğlu'na gelip bir engerek yılanı olduğunu söyler ve yılanı getirir. butunun tüyleri yolunmuş horozu üç kere yılan ısırtır. Sabuncuoğlu hazırladığı ilacı horaza yutturur ve kontrol altına alır. Ertesi gün horozun yaşadığı görülür. Böylece hazırladığı ilacın etkisinden emin olup eseri Mücerreb-Name'ye yazar."
 

II. Bayezid Camii
 

II.Bayezid Camii Hakkında

Padişahlar Saraçhane Köprüsü tarafından, nehir yoluyla ve padişahlara özel kayıklara binerek cuma namazı için bu camiye gelirler, rıhtımlar üzerinde biriken halk padişahı dualar ve ilahiler okuyarak selamlardı. Caminin iç kısmı kare şeklinde olup, yirmiiki metre çapındaki kubbe dört tarafı çeviren duvarlara oturtulmuştur. Avlusunda daire kesitli bir şadırvan yer alır. Mermer mihrab silmelerle oluşturulmuş bir çerçeveye sahiptir. Anıtsal mermer minberin korkulukları şebekelidir. Hünkar Mahfeli toplam onyedi adet, sekizgen prizma şekilli mermer sütun üzerine oturmaktadır. İki minaresi bulunur.

Kaynak: Ahmet Usal, Edirne Vergi Dairesi Kültür Yayını

 

II. Bayezid Camii
 
 
 

Külliyeyi bitirdikten sonra istikametimizi Sarayiçi'ne çevirdik. Burada, 1912-1913 Balkan Savaşı'nda can veren şehitlerimizin anısına yapılan Balkan Şehitliği'ni ziyaret ettik.

 

Saray-ı Cedide-i Amire (Edirne Sarayı)
 
 

Balkan Şehitliği
 
 

Balkan Şehitliği ve Edirne Sarayı hemen Tunca Nehri'nin yanıbaşında. Saray restorasyonda. Şehitlikteki ve restorasyon alanındaki otomobillere ise anlam veremedim. Bu arada vatandaş da başka yer yokmuş gibi hemen şehitliğin yanı başında tarhana kurutuyordu. Şehitliğin kitabesi kırılmış, yazıları solmuş. Hatıralara olan ilgisizliğimizin bir göstergesi. Yeni Avrupa'dan gelmiş olmam yüzünden bu görüntüler gözüme daha çok battı. Orada eski bir taş bulsunlar hemen çevresini çevirip güzelleştiriyorlar. Ayrıca bilgilendirme yazılarını da bizim gibi esirgemiyorlar. Biz ne olan değerlerimizi koruyabiliyoruz ne de onları tanıtabiliyoruz.  Yazık.

 

Tarhanacılar
 

Şehitliğin içine otomobil park eden zihniyetin...
 

Fatih Köprüsü
 

Fatih Köprüsü'nden Tunca Nehri'nin karşı yakasına geçtik. Burada gruptan ayrılıp Adalet Kasrı'nı ve Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı alanı fotoğrafladım.

 

Tunca Nehri
 

Sultan Abdülaziz'in Avrupa gezisinde şehre gelişi şerefine koyulan nişan taşları
 

Adalet Kasrı

1562 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan Adalet Kasrı, Selçuklu Mimari tarzında ve ve taştan inşa edilmiştir. Bu kasır, Bakanlar Kurulu (Divan-ı Hümayun) ve Yargıtay olarak kullanılırdı. İlk katında Şerbethane, ikincisinde divan katipleri, en üst katta da Divan heyetinin toplandığı mermer salon bulunmaktaydı. Divan'ın toplandığı salon ortasında Edirnekari mermer bir havuz ve köşede kafes arkasında padişahın tahtı yer alır.

Kaynak: Ahmet Usal, Edirne Vergi Dairesi Kültür Yayını

 

Adalet Kasrı
 

Kırkpınarın simgesi: Kırmızı Dipli Mum
 

Kırkpınar

Edirne'nin geleneksel yağlı güreşi Kırkpınar, yalnızca bir güreş olayı değil, kentte yaşamı da etkileyen bir olaydır. 2009 yılında 648'incisi yapılan Kırkpınar güreşleri efsanevi bir kökene dayanır. Bu bölümde Kırkpınar Etkinliği, tarihi geçmişi, gelenekleri, söylenceleri ve günümüzdeki konumuyla değerlendirilecektir.

Kırkpınar Söylencesi

Orhan Gazi'nin Rumeli'yi ele geçirmek amacıyla düzenlediği seferler sırasında, kardeşi Süleyman Paşa 40 askerle Domuzhisarı üstünde yürür. Salla karşı kıyıya geçerler. Domuzhisarı'nı ele geçirirler. Öbür hisarların da ele geçirilmesinden sonra, 40 kişilik öncü birlik geri döner.İşte bu sefer sırasında gruptaki askerler, mola verdikleri her yerde güreşe tutuşurlarmış, bu birlikten iki yiğitin tutuştukları güreşte ise bir türlü kazanan olmazmış. Önce şimdi Yunanistan sınırlar içindeki Samona'da güreşe tutuşmuşlar,günlerce süren güreşte çiftin yenişememiş. Daha sonra, Hıdrellez gününde, Ahırköy çayırında(bazılarına göre Edirne'ye 17 km. ötede Ortaköy Şosesi üzerlerinde), aynı çift yeniden güreşe tutuşmuş.Sabahtan geceyarısına değin süren güreşte, ikisi de solukları kesilip çayıra yığılıp kalmış, vefat etmişler.Arkadaşları da onları bir incir ağacı altına gömmüş.  

 

Efsane Güreşçiler: Kurtdereli, Kel Aliço, Koca Yusuf
 

Yılllar sonra çıktıkları bir başka seferde arkadaşlarının mezarı başına gelen savaşçılar, burada akan gür bir pınar görürler. Halk orada yatanların "Kırklardan" (ermiş) olduğuna inanır. Yöreyi Kırkpınar diye adlandırır. Bir söylenceye göre de, oraya ayak basanlar 40 kişi olduklarından adı Kırkpınar kalmıştır. Sonraki yıllarda aynı yerde ölen kişilerin anısına güreş tutulmaya başlanmıştır. Zamanla gelenekselleşmiş ve Kırkpınar Yağlı güreşlerine dönüşmüştür.

Bir başka Kırkpınar değerlendirmesi de; bu güreşlerin, Türkler Edirne'yi almadan yüz yıl önce Rumeli'ye geçen Sarı Saltuk tarafından oralara taşındığı ve Türklerin sonradan Sultan I.Murat döneminde bu güreşlere sahip çıktığı yönündedir.

Kaynak: Ahmet Usal, Edirne Vergi Dairesi Kültür Yayını

 

Kırkpınar Pınarı (Ne kadar çirkin bir yapı)
 

Stadyum
 

Artık herkesi yormuştum. Sonunda yoldaşlarım ben sormadan karnımız çok acıktı demeye başladı. Ver elini Park Köfte. Ben ellerimi yıkarken siparişler verilmiş. Bana sağolsunlar iki porsiyon söylemişler. Herkesin köfteleri gelince baktım  porsiyon da epey büyükmüş. Bir bu kadar daha mı yiyeceğim? Ekmeği kestim. Sonra benim ilaveler geldi. O da ne 3 tanecik köfte mi? Meğer, bana dahil,  köfteler  1.5 porsiyon söylenmiş.  O zaman ekmeğe devam. Ekmek de ekmek hani. Sildim süpürdüm köfteleri ayrıca Çağla ve Didem'den de birer köfte kapmayı başardım.

 

Park Köftecisi
 

Edirne Köftesi
 

Köfte aşıkları
 

Karnımız doymuş, saat ilerlemiş, havanın kararmasına bir iki saat kalmıştı. Günün son durağı olan,  suyun ötesine, Karacaağaç'a doğru yola koyulduk. İki tane güzel köprüden ben yürüyerek, yoldaşlar otomobille geçtiler. Meriç kıyısında güzel çay bahçeleri var. Burada biraz vakit geçirip fotoğraf çektikten sonra,  iki yanı ağaçlarla çevrili arnavut kaldırımlı yoldan Trakya Üniversitesi'ne gittik.

 

Tunca (Ekmekçizade Ahmet Paşa) Köprüsü
 

Tunca Köprüsü

Tunca nehri üzerindedir. 1608-1613 yılları arasında inşa edilmiştir. Mimarı, Sultan Ahmet Camisi'ni de inşa eden Mehmet Ağa'dır ve o yıllarda Edirne'de yaşayan Mimar Hacı Şaban'ın da yapımına önemli katkılarda bulunduğu söylenir. Edirne'nin güzel köprülerindendir. Asıl adı Defterdar Ekmekçizade Ahmet Paşa köprüsüdür. Halk arasında Tunca Köprüsü olarak anılır. Yapımında "Nehri altın ve gümüşle doldurmacasına para harcandığı" söylenir. Mimari yorumcular on gözü olan köprü için "Eşi Bulunmaz" nitelemesini yaparlar. Üzerindeki parke granit taşlar Sultan Reşat'ın Edirne'yi ziyareti sırasında konulmuş orjinal taşlardır.

Kaynak: Ahmet Usal, Edirne Vergi Dairesi Kültür Yayını

 

Meriç (Mecidiye) Köprüsü
 

Meriç Irmağı
 

Meriç (Abdülmecit - Yeni Köprü) Köprüsü

Bu köprünün yapımı 1832 yılında Edirne'yi ziyaret eden Sultan II.Mahmut'un emriyle gündeme gelmiştir. O yıllarda burada ahşap bir köprü bulunmaktaymış. Köprünün yapımı bütçe sıkıntıları nedeniyle ancak 1842 yılında Sultan Abdülmecit döneminde başlatılabilmiş ve beş yılda bitirilmiştir. Bitiminde köprüye konulan kitabe, Yunan İşgali döneminde işgalciler tarafından söktürülmüştür. Edirne'nin en yeni Osmanlı yapısı köprüsüdür. 12 kemerli olup, güzel bir görünüşü vardır. Günbatımının dünyada en güzel izlenebildiği noktalardan olduğu söylenir.

Kaynak: Ahmet Usal, Edirne Vergi Dairesi Kültür Yayını

 

Meriç (Mecidiye) Köprüsü
 

Didem çok sevdi bu faytonları
 

Arnavut kaldırımlarıyla Akçaağaç yolu
 
 
 

Trakya Üniversitesi'nin girişinde sizi Karaağaç'ın eski tren garı karşılıyor. Burası zannedersem şu anda rektörlük binası olarak kullanılıyor. Arkasında tren rayları ve eski bir kara tren lokomotifi var. Ben gruptan ayrılıp Lozan Anıtı'nı fotoğraflamaya gittim. Kızlar pek oralı olmadı. Zaten geldiğimde afacanlar trene çıkmış Alp'e poz veriyorlardı. Ben de bir kaç poz fotoğraf çektim. Derken bir gelin ve damat geldi. Onlar da trenle fotoğraf çektirdiler.

 

 Trakya Üniversitesi
 

Lozan Anıtı (Oy birliğiyle anıtı beğenmedik)
 

Lozan Anıtı

Edirne Karaağaç Semtinde bulunan Trakya Üniversitesi Rektörlüğü alanı içerisinde yer almaktadır. Anıtın dikilmesinde Trakya Üniversitesi ve Edirne Valiliği ile diğer kuruluşlar önemli bir çaba sarfetmişlerdir. Lozan Anlaşması ile Karaağaç'ın tekrar Türk topraklarına kazandırılmasını ve Lozan Anlaşmasında kazanılan diplomatik zaferi temsil etmektedir. Anıtın bitişiğinde ise Lozan Müzesi bulunmaktadır.

Lozan Barış Antlaşması ve Karaağaç'ın bu antlaşmayla kazanımı anısına, Trakya Üniversitesi ile Edirne Belediyesi'nin öncülüğünde yapılan Lozan Anıtı'nın temeli 29 Mart 1998'de atılmıştır. 19 Temmuz 1998'de dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından ziyarete açılan Lozan Anıtı üç yüksek sütundan oluşur.

Birincisinin yüksekliği 36.45 metredir ve Anadolu'yu sembolize eder. İkincisi 31.95 metredir ve Trakya'yı simgelemektedir. Üçüncüsü ise 17.45 metre uzunluğu ile Karaağaç'ın simgesidir. Beton çember, birliği, genç kız figürü; estetik, zerafet ve hukuku, kızın elindeki güvercin barış ve demokrasiyi, diğer elindeki belge de Lozan Anlaşmasını sembolize eder. Anıtın yanında bulunan Lozan Müzesi, günün her saatinde ziyarete açıktır.

Lozan Anıtı son yıllarda Edirne'nin en çok ziyaret edilen noktalarından olup, Kurtuluş Savaşımızın bir özeti, gururumuzun ve barışa dönük çağrımızın göstergesidir.

 

Karaağaç'ın eski tren istasyonu şimdinin Trakya Üniversitesi
 

Kara Tren
 

Afacanlar Trende
 

Bu fırın kaç kurabiye tepsisi alır acaba?
 

Kara Tren ve önünde fotoğraf çektiren gelin-damat
 

Havanın kararmasıyla müthiş bir sivrisinek hücumu başladı. İki dakikada bu yaz gördüğüm toplam ısırık sayısından daha fazla ısırılmış, telef olmuştum. Elim, kolum, sırtım, dizim şişmiş, kaşınıyordu. Meriç kıyısında çay keyfininden de sivrisinek korkusuyla vazgeçtik.

Dönüş yolunda ise sağnak yağmura yakalandık. Bir ara silecekler yetmedi. Zaten o yağmur ertesi gün Edirne'de sele sebep olacaktı. Biz sağ salim İstanbul'a geldik. Köfte, aman yol arkadaşlarımın hepsine teker teker teşekkür ediyorum.

Bir sonraki Edirne Yol Hikayesi bölümünde izleyecekleriniz: Mayıs ayında oğlak ziyafeti, Uzunköprü, Meriç kıyısnda gün batımına karşı çay keyfi.

 

Share |

 

Diğer gezi hikayeleri için buraya tıklayın

YayınTarihi: 9 Ekim 2009

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki
fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.