KASTAMONU - SİNOP

25 Temmuz - 28 Temmuz 2009

1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm

Ve GSA yeni bir Karadeniz turnesine çıkıyor. Bu geziye, takımın şuursuz elemanı Kaliforniya'da gününü gün ettiğinden, Alp ve ben iki kişi olarak çıkıyoruz. Zaten motorla gideceğimizden İsocan ya arkamızdan su dökecekti ya da dayanamayıp onu da terkime atacaktım. İstikamet Batı Karadeniz'in en doğusu: Kastamonu, Sinop. Ayrıca Türkiye'nin en kuzeyi olan İnceburun da ziyaret edeceğimiz yerler arasında. Bir gün önce doğum günüm olduğundan yediğim browni ve pastalarla yol için epey enerji depolamıştım. Yalnız geç yattığım için uykusuzluk problem olabilirdi.

Bu yol hikayesi için bir de uyarım olacak. Gurme ağırlıklı bir  gezi olduğundan, göreceğiniz yöresel lezzetlerin fotoğrafları midenizde istenmeyen kasılmalara neden olabilir. O yüzden aç karnına bu yazının okunmasını tavsiye etmiyorum.

 

Rotamız
1. Gün: Kırmızı hat: İstanbul - Gerede - Safranbolu - Araç - Kastamonu
2. Gün: Pembemsi hat: Kastamonu - Küre - İnebolu - Çatalzeytin - İnceburun - Sinop
3. Gün: Sarı hat: Sinop - Erfelek - Taşköprü - Kastamonu - Karabük - Gerede
4. Gün: Mavi hat: Gerede - İstanbul
 

25 Temmuz Cumartesi

Sabah saat yedide Anadolu Otobanı gişelerinde Alp ile buluşup yola koyulduk. Bugün gezinin ilk ayağı olduğundan ısınma babından parkurumuz kolaydı. Ya da biz öyle düşünüyorduk. Türkiye'de yol planları hiç bir zaman evdeki hesaba uymaz.

Hava güneşli ve ılıktı. Fakat ilerleyen saatlerde iyi sıcak yapacağının sinyallerini de veriyordu. Kulağımda sevdiğim melodiler tatlı tatlı gaz açtım. Ortalama bir tempo ile yaklaşık bir  saat sonra ilk mola yerimiz olan Berceste Tesislerine ulaştık. Buraya kadar beni bir buçuk muz getirmişti ama bundan sonra bünyem bal kaymak ister.

 

ve yolculuğumuz başlar...
 

İlk mola Berceste
 

Berceste kahvaltıları süper oluyor: 40 çeşit peynir, bal - kaymak, tereyağı, bir sürü reçel, sucuklu yumurta, kuruyemiş ve benim rağbet etmediğim unlu mamüller (poğaça, börek, açma ...). Karnımızı iyice doyurdurduktan sonra tekrar yola koyulduk. Hedefimiz Ilgaz.

 

Peynire doyduk, bal - kaymağa dikkat :)
 

Foto Alp
 

Otobandan çıkmadan önce aygırların susuzluğunu dindirdik. Biz de kendi suyumuzdan içtik. Motor kullanmak bir nevi spor sayıldığından vücudunuzun susuz kalmaması lazım. En güzeli her molada içebildiğiniz kadar su içmek. Su kaybı konsantrasyon bozukluğuna yol açıyor. İşin özü acıkmadan yemek, susamadan içmek.

Otobandan çıktıktan sonra yanıma harita almadığımı fark ettim. Neyse ne de olsa bu gezide testini yapacağım yeni navigasyon cihazım Garmin var. Ben Kastamonu'da kalacağımız konağın adresini girdim. Ama umduğum gibi Ilgaz üzerinden değil, Karabük-Araç üzerinden Kastamonu rotası çizmiş. Ben anladığımda Karabük yolunda ilerliyorduk. Alp, Safranbolu'yu görmediği için geri dönmedim ve Safranbolu'ya doğru gaz açtık.

 

Foto Alp
 

Safranbolu
 

UNESCO Dünya Mirası, Foto Alp
 

Kırk dakika içinde Safranbolu'ya ulaşmıştık. Daha önceki gezi yazılarımda çokça bahsettiğim için tekrar anlatmayacağım. Daha önce o gezi yazılarımı okumayanlar buraya  ve buraya tıklayarak ilgili yol hikayelerini bulabilirler.

Alp'e hızlı bir şehir turu attırıp Cinci Han'da öğle yemeğimizi yedik. Bu arada hem yaprak sarma hem de cevizli erişte çok güzeldi. Yemeğin üstüne de Arasta Çarşısı'na gidip Boncuk Kahve'de kahvelerimizi içtik.

 

Hıdırlık Seyir Terasından Safranbolu
 

Cape Town'dan aldığımız şapkayı takan Alp emin adımlarla ilerliyor.
 
 

Galiba birileri acıkmış, çok içli bakıyor yemeklere.
 

Cinci Han'da öğle yemeğimiz.
 

Safranbolu- Araç yolu
 

Safranbolu'dan ikindi vakti ayrıldık. Önümüzde yaklaşık 100 km manzaralı bir yol vardı. Manzara süper, süper olmasına da yol yapım çalışmaları nedeniyle biz göremiyoruz. Araç mevkiinde duble yol çalışması yüzünden taş toprak bir yola girdik. Üzerine önüme bir kamyon düştü. Etrafı öyle bir toz dumana katıyor ki göz gözü görmüyordu. Her yanım toz toprak oldu. Yaptıkları yol da bir şeye benzese. Toprağı sıkıştırıp üzerine kum atıp düzlüyorlar. Sonra zift onun da üzerine mıcır. Ne zaman kurtulacağız bu mıcır kepazeliğinden bilmiyorum. Sonra denetleyemedikleri yük haddini aşmış kamyonlar o yolu bozuyor. İlk kışta bozulan yerlere su giriyor, gece donuyor, yolu patlatıyor. Oluşan çukurlar beceriksizce yamanıyor. Çukurlardan kaçmak isteyen otobobiller de benim üstüme çıkıyor.

Yol çalışması sonunda sağa çekip Alp'i bekliyorum. Bu arada navigasyonun çıkan kablosunu bağlıyorum. Alp'e devam et diye işaret ettim. Sonra da onu yakalamak için çevirdim gaz kolunu. Yolun biten kısmı güzeldi. Biraz hızlanıp tozlarımı döktüm. İleride radarı görünce hemen hızıma baktım 90-100 arasıydı. Alp'i yakalayıp önüne geçtim. Az sonra polis bizi durdurdu. Ben 97 km/sa ile radara girmişim. Önce anlamadım "Meskun mahal mi?" diye sordum. Memur efendi yok dedi motorun hız limiti 70 km/sa. Of dedim yine aynı hikaye. Bizim bilmem kaç senesinden kalma yönetmeliğe göre Bukefalos'un hız limiti şehirlerarası yollarda 70km/sa, otobanda 80km/sa. Yani kamyondan kötü. Aslında ben de biliyorum öyle olduğunu da uygulayan polise pek denk gelmiyordum. Çünkü o takdirde trafikte gördüğünüz o son model arazi taşıtlarının da hız limitleri benimle aynı. 110.000 euro verip aldığınız son model X5 ile otobanda en fazla 80km/sa hıza çıkabilirsiniz. O kıçından duman atan, rampalarda 30km/sa hıza düşen (otoban en düşük hız limitinin altı) 80-90 model  kamyonların hız limiti ise 90km/sa. Polisler de bunu biliyor aslında ve bu araçlara otomobil gibi muamele ediyor. Ama kraldan daha kralcı küçük kasaba memuru bana en yüksek cezayı kesti: 256 TL. Derdini karşındakinin anlayabildiği ölçüde anlatabilirsin. Ben de karşımda muhattabımı bulamayınca derdimi anlatmaktan vazgeçtim. Ama laf geçirmeyi de ihmal etmedim. Günlük keseceği toplam ceza kotasını benimle mi doldurduğunu sordum. Soteye yatıp haybeye ceza kesmekle de suçladım ama bir şey diyemediler.  40 km toprakta giden adam yeni yapılmış duble yolu bulunca nasıl olsa hızlı gider hesabı ceza kesmek için yatmışlar soteye. Bu sayede kazaları önlüyor benim küçük kasaba memurum.

 
 

Saat altı buçuk civarı Kastamonu'ya ulaştık. Garmin sağ olsun Toprakçılar Konağı'nın önüne kadar götürdü. Gerçi ben ona inanmayıp esnafa da oteli sordum. Motorları konağın önüne park edip serin avluya geçtik. Koca konakta bizden başka kimse yokmuş. Biz tek oda ayırtmıştık ama bize iki ayrı odayı anlaştığımız fiyattan verdiler.

Ben bu konağı motosikletli gezi yazılarını beğenerek okuduğum Altuğ Saygılı'nın bir gezi yazısından öğrendim. Altuğ gittiyse güzeldir diye düşündüm. Henüz tanışmadık ama belki bir gün motorlu bir gezide yollarımız kesişir. Konaklar hakkında ayrıntılı bilgi için www.toprakcilar.com adresine bakabilirsiniz.

 

Foto Alp
 

Toprakçılar Konağı
 

Facebook güncellemesi: Kayi @ Kastamonu
 

Konak 11 odadan oluşuyor. Ben 3 numarada kaldım. Alp ise 4 numaralı odada kaldı. Benim odam eski konağın "başoda"sıymış. Tavanı, fotoğraftan da görebileceğiniz gibi süslü. Alp'in odasında ise Türk hamamı köşesi vardı. Merkezdeki büyük hamamlar "Corner" vermişler konağa.  Ben halimden oldukça memnun kendimi duşa attım. Evet İso doğru duydun duş.

 

Benim odam: 3 Numaralı oda
 
 

Alp'in odasında minik bir Türk Hamamı da vardı.
 

Kapıdan çıkarken Alp'ten kısa mesaj geldi: "Uyuma :)".
Ben de cevap verdim daha doğrusu zarf attım: "Bahçeye indim gel".
Merdivenleri inerken bir mesaj daha:
"E
Bahçedeyim"

Tam o anda  göz göze geldik. Yakalandım :). Son mesajı neden mi iki satırda yazdım? Çeşme tatilinde cep telefonunu (BB) suya düşüren Alp'in boşluk tuşu çalışmıyor. O yüzden mesaj ve e-postalarında  kelime aralarına  ya virgül koyuyor ya da entere basıp böyle manzum eser şeklinde yolluyor. Bu şekilde ilk mesajı aldığımda "Aa Alp bana şiir yazmış" diye düşünüp sevinmiştim :).

 

Kastamonu Kalesi
 

Bukefalos'a atladığımız gibi Kastamonu Kale'sine çıktık. Kalenin girişindeki bilgi yazısı şöyle diyor:

Kastamonu'nun güneybatısındaki sırtta, 112m yüksekliğindeki kayalık bir tepede bulunan Kastamonu Kalesi, Bizans İmparatoru Komnenos döneminde 12.yy sonlarında yapılmıştır. Kalenin şehri kuşatan ve vadiye kadar inen dış surları günümüze gelememiştir. İç kale Bizans döneminde yapılmış olmasına rağmen günümüze gelen bölümler Candaroğulları zamanında yapılmıştır. Osmanlı zamanında onarılan kale 1943 depreminde büyük zarar görmüştür.

Güneyden kuzeye 155m uzunluğunda, doğudan batıya 30-50m genişliğindeki kalenin  yapımı taş ve harç olup aralarında ahşap hatıllar da kullanılmıştır. 15 büyük kule ve burçla güvenliği sağlanmıştır.

Kastamonu Kalesi 1990 yılında 1. derece arkeolojik sit alanı ilan edilmiştir.

Biz yukarı çıktığımızda güneş iniyordu. Işığı kaybetmeden panoramik fotoğraflarımı çektim. O burç senin bu kule benim gezdikten sonra aşağı Buke'nin yanına indik.

 
 

Foto Alp
 

Kaleden panaromik Kastamonu manzarası
 
 
 
 

Atabeygazi Camii (Nam-ı Diğer Kırkdirekli, 1273)
 

Ahşap direklere ve tavana dikkat
 

Kale'den şehre dönerken,  Atabeygazi Camii'nin önünde durduk. Şansımıza akşam ezanı okunuyordu. Cemaat namaza dururken ben de bu atmosferi fotoğrafladım. İnternette pek kaynak bulamadım. www.kastamonum.com  sitesinde sayın Turhan Yılmaz'ın cami ile ilgili açıklamaları şöyle:

(KIRK DİREKLİ) Kastamonu'da hüküm süren dört Ata Bey'den hangisinin yaptırdığı kesin bilinmemektedir. Muzaffer YAVLAK ARSLAN zamanında yaptırılmış olması kuvvetli ihtimaldir. Cami kitabesinden M. 1273 yılında inşa edildiği anlaşılmaktadır, kesme ve moloz taştan yapılmış olup; ahşap direkli, ahşap tavanlıdır. Giriş kapısından mihraba doğru sıralanan ahşap direklerden dolayı (Kırk Direkli Camii) de denilmektedir.

 

Gece üç ayaksız  kale manzarası
 

Bir sonraki hedefimiz Saat Kulesi. Önce tepeye saat kulesi mi kurulur dedim ama düşününce de hak verdim adamlara. Sonuçta saatin şehrin her yerinden görülmesi lazım. Kale bir uçta, saat kulesi karşı uçta. Saat kulesinden ışıklandırılmış kaleyi fotoğrafladım ama makineyi sabitleme problemi çektiğim için çok net olmadı. Hala alamadık bir monopod. Muhtemelen siz de bu üç ayak, tek ayak serzenişlerimi okumaktan sıkıldınız :). Gelelim kulenin hikayesine. Saat Kulesi’ni Kastamonu Valilerinden Abdurrahman Nureddin Paşa 1884-1885 yıllarında yaptırmış ve saatini de Avrupa’dan getirtmiş. Saat kulesinin çevresi yeşillendirilmiş.  Hemen önündeki çay bahçesi olmasa daha iyi olurmuş. Sonuçta kulenin manzarasını bozuyor. Alt taraftaki çay bahçelerine bir şey demeyeceğim. Zaten bütün Kastamonu buradaydı herhalde. Akşam,  püfür püfür esen rüzgar eşliğinde, Kastamonu'nun ışıklarına bakarak çaylarını yudumluyorlardı. Bizim karnımız aç olduğundan Buke'yi Cumhuriyet Meydanı'na park edip meydanın karşısındaki Münire Medresesi'ne gittik. Tabi giderken şehrin ortasından geçen kanalı ve iki yakasını birleştiren tarihi Nasrullah Köprüsü'nü fotoğraflamadan edemedik.

 

Saat kulesi
 

Şehir merkezi
 

Nasrullah Köprüsü
 

El Sanatları Çarşısı
 

Medrese günümüzde el sanatları çarşısı olarak hizmet veriyor. Biz medresenin içini şöyle bir dolaşıp yemeğimizi yiyeceğimiz Münire Sultan Sofrası isimli yöresel yemek çeşitlerinin bulunduğu şirin lokantaya girdik. Garsonla biraz hoş beş ettikten sonra yiyeceğimiz yemeklere karar verdik. Öncelikle yörenin meşhur "Ecevit Çorbası"'ndan sipariş ettik. Aslında  ben çorba istememiştim ama Alp'in çorbasının tadına bakınca hemen bir tane de kendime söyledim. Çorbanın üstüne ekşili pilav (bulgur ile yapılan ve içine bir sürü ot konan bir yemek) aldık. Aslında bu da koyu bir çorba kıvamındaydı.

Biz ekşili pilavı hüpletirken mekanın sahibi Yavuz Bey de yanımıza gelip bizimle yakından ilgilendi. Bu lokantayı nasıl açtığını ve yöresel yemekleri bize anlattı. Hatta sağ olsun yarın geçeceğimiz İnebolu-Sinop sahil yolunun açık olup olmadığını bizim için öğrendi. İki gün önce kapalıymış çünkü, ama şu an sorun yokmuş.

 

Banduma
 

Gelelim ana yemeklerimize. Önce Banduma geldi. Sonra Tirit. Hani  türküsü var ya: "tiridine, tiridine, tiridine bandım bedavamı sandın para verip aldım :). İşte o türküdeki tirit. Yemekler hamur işi ağırlıklı. Banduma yufka ve hindi eti ile yapılıyor. Üzerine ceviz dökülüyor. Yavuz Beyin dediğine göre aslında kaz etiyle yapılırmış ama günümüzde kaz eti bulmak zor olduğundan hindi etiyle yapılıyormuş.

 

Simit Tiridi
 

Simit tiridi ise susamsız simitle yapılıyormuş. Et suyu ile ıslatılan simitlerin üzerine sarımsaklı yoğurt dökülüyor. En üste de kavrulmuş kıymalı sos ve tereyağı. Fotodan da gördüğünüz gibi nefis bir yemek. Bir nevi mantı ama daha hafif.  Alp de ben de bayıldık.

 

Kaşık helvası
 

Ve tatlı kısmı. Kaşık helvası (un helvası) ile ev baklavası istedik. Helva çok başarılıydı. Bu helvanın üzerine baklava pek olmadı. Zaten şireli tatlıları yazın ben yiyemiyorum. Ama helvanın hakkını vermek lazım. Bir daha gidersem yemekten önce yiyeceğim. O zaman daha çok tatlı yiyebiliyorum :). Merak edenler için lokantanın internet sitesi: www.muniresultansofrasi.com 

 

Ev Baklavası
 

Cumhuriyet Meydanı ve yukarıda Saat Kulesi
 

Yemek sonrası Cumhuriyet Meydanı'nda biraz gezindik. Sonra ver elini konağımız.  4 saatlik uykuyla, 500km motor sırtında yol gelmiştim. Vücudum artık kendini kapatıyordu. Kafamı yastığa koyar koymaz uyudum diyecektim ki HaTiCe'ye mail geldi. Ulen İso bir elin ayağın rahat dursun dürtme de uyuyalım :). Poke İso!

1. Bölümün sonu
1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.