Kefken

15 Ağustos 2010
 

Geçen hafta Bukefalos'a kardeş geldi. Alp, benim Karadeniz gezimi mi okuyup gaza geldi yoksa bu sıcaklarda daraldı da yüksek bir at mı istedi bilemiyorum "Ben GS (BMW R1200 GS) istiyorum" diye bir mail attı. Altına da sahibinden.com'dan bir kaç tane ilan eklemiş. Ara sıra Alp'in GS aşkı alevlenirdi ama bu sefer yangın bacayı sarmış da haberim yokmuş. Ben de nete girip biraz ilanlara baktım. 2008 model 3600km siyah bir aygırı beğenip, Alp'e ilanı mail attım. O da peynir kardeşini aramış. Selçuk  oldum olası motor işlerini sever. Zaten benim de motora başlamama ön ayak olmuş olan şahsiyettir kendisi. Cuma günü gidip motoru görmüş, beğenip kapora bırakmış. Pazartesi günü  işlemleri halledip motoru almıştı bile. Alp ise henüz (şu an itibariyle hâlâ) ismini koymadığı yeni kıymetlisini Budapeşte dönüşü, Salı akşamı, görebilecekti.  Hillside çıkışı altımda Buke, soluğu Alp'te aldım.

Motor umduğumdan da temizdi. Üstelik 3 tane orijinal çantası vardı. Atlarımızı yan yana kişnettikten sonra ben evin yolunu tuttum. Ertesi gün hemen gezi planları yapmaya başladık. Lakin Ramazan başlamıştı. Üstelik havalar da inanılmaz sıcak gidiyordu. Aç ve susuz benim yapacağım yol çok uzun olmamalıydı.

Cumartesi sabahtan yeni motora Hepco Becker koruma demirini taktırdık. O sırada da güzergah hakkında paylaşımda bulunduk. Gerçi Alp topu bana atmıştı. Ben de Kerpe o zaman dedim. Diğer peynir oğlanı da davet etmek için aradık ama ulaşamadık. Şaşırdık mı, hayır :).

Eve gelince tamirat damarım tuttu. Bu sene içinde Buke'ye bir dolu şey almıştım ama henüz monte etmemiştim. Yarın için en azından gidon yükseltme adaptörünü takayım diye düşündüm. Yalnız gidonu bağlayan cıvataları, dişi torx E10 anahtarı ile sökmem gerekiyordu. Aslında zorlasam lokma ile de sökerdim ama gidon bu, sonuçta hassas bir parça. Bauhaus'dan uygun torx takımını ve sıkmak için de tork anahtarını alıp geldim. Bilmeyenler tork anahtarı da ne ola ki diyebilir. Şöyle ki aslında otomobillerimizde de, motosikletlerimizde de bir çok cıvata belli bir kuvvetle sıkılmalı. Örneğin benim gidonun cıvatalarını 22Nm ile sıkmanız gerekiyor. Gevşek sıkarsanız açılma tehlikesi var. Fazla sıkarsanız cıvatayı açamama ya da fazla sıkmaktan arkadaki parçaya zarar verme ihtimaliniz var. İşte tork anahtarı tamı tamına bu değerde sıkıştırma yapmanızı sağlıyor. Neyse ben cıvataları bir güzel söktüm ve gidonu elime aldım. Ama bir de ne göreyim, aldığım ara parça 2008 model GS içinmiş. Delikleri benim motora uymadı. Tekrar gidonu eski haline getirip yeni tork anahtarımla cıvataları sıktım. 45 Euro'ya aldığım parça bana yar olmadığı gibi, onu takmak için aldığım ekipmana da 150 TL bayıldım. Neyse daha takılacak sis farları var :).

Akşam üzeri evde yayılmış iftar saatini bekliyordum ki HaTiCe çalmaya başladı. Arayan Erdem'di. İşe bakın ki o da motor almış. Uzun bir süredir motora binmiyordu. "Vay be!" dedim bir haftada iki motor. Erdem eski motorunun aynısını almıştı: Honda CBR600F. Ulen akıllanmıyorsun dedim, alsaydın ya bir enduro. Yine belim belim diye ağlayacaksın gezilerde. Gezi demişken hemen onu da davet ettim Kerpe'ye. Az sonra da Selçuk aradı. Yarın 4 motor olacaktık.

 


Rotamız: TEM Gişeler - Şekerpınar Çıkışı - Mollafenari - İzmit - Kandıra - Kefken - Kandıra - Ağva - Şile

 

Sahurda bol bol su içtim. Motosiklet kullanırken susuz kalmak konsantrasyon kaybına yol açıyor. Normalde susamadan içmeniz lazım ki vücutta dehidrasyon olmasın. Üstelik bol virajlı, yatırmalı kaldırmalı bir parkur bizi bekliyordu. Güneşin yakıcı  etkisinden korunmak için  buluşma saatimizi sabah altı olarak belirlemiştik. Bu yüzden sahurdan sonra yatmadım.

Altıya çeyrek kala Buke'nin yanına indim. Depo üstü çantayı takıp, navigasyonu gidondaki yerine bağladım. Didem olmadığından arka çantayı da sökmüştüm. Zaten sevmiyorum uzun yola arka çanta ile gitmeyi. Ama şehir içinde kaskı koymak açısından rahat oluyor. Ayağıma BMW Santiago'ları giymiştim ki bu seçimimden ötürü ilerde rahatsız olacaktım. Buke iki yana sallanarak çalıştı. Tatlı boxer bacaklarım arasında titrerken, mırıltıları da otoparkı kapladı. Ipod'uma basıp gişelere doğru yola koyuldum.

 


Alp ritüeli bozmadı ve yine en son geldi :)

 

Saat altıya bir iki dakika kala gişeleri geçip uygun bir yerde ekibin kalanını beklemeye başladım. Önce sabırsız peynir oğlan çift akrolu V-Storm ile sökün etti. Arkasından da Erdem çıka geldi. En son da assolistimiz Alp... İlk hedefimiz Mehmetçik Opet tesisleri.

Yola koyulduğumuzda hava yavaş yavaş aydınlanıyordu. Ben lens yerine numaralı güneş gözlüklerimi takmıştım. Havaalanı kavşağını geçtikten sonra koyu bir sis kapladı etrafı. Benim gözlükler buğu olunca iki metre önümü göremez oldum. Neyse ki Opet'e gelmiştik. Benzin alırken gözlükleri de çıkarıp çantaya koydum. Bu arada dün takamadığım parça acaba Alp'in motora olur mu diye yanımda getirmiştim. Adaptörü gidonun yanına götürdüm ama delikler ona da denk gelmedi. Demek ki makyajlı GS'ler için bu parça. Artık sahibinden.com'a koyar satarım.

 
 

Şekerpınar kavşağında otobandan ayrıldık. Sis biraz hafiflemişti. Arkadaşlar KGS ile uğraşırken OGS'li ben turnikeleri geçip kenarda gözlüklerimi tekrar taktım. Honda fabrikasının önünden geçerken 4-5 Eylül'de Didem'in buraya Güvenli Sürüş 2 Eğitimi için geleceği aklıma geldi. Acep yeni Honda VFR1200'de orada olacak mı? Can Bey'in fuarda verilmiş bir test sürüşü sözü var bana.

Mollafenari yoluna girip bir kaç köyü ve bir dolu köpeği arkamızda bıraktık. Ne zevk alıyorlar asfaltın ortasında yatmaktan bir anlayabilsem. Acaba asfalt serin mi oluyor? Selçuk'un peşine takılmış, tatlı bir tempo ile virajları yutarak yol alıyordum. . Bu arada zaman zaman yine sise girip çıkıyorduk. Gözlükler pert olmuştu ben eldivenimle onları silip yolu görmeye çalışıyordum. Bir ara aynaya  baktım, arkamda ne Erdem var ne de Alp. Selçuk'u geçip durdum. Az sonra Erdem ve Alp de geldiler. Yolun iki yanı da yemyeşildi.  Çıt çıkmıyordu. Herkes ortamın ve anın keyfini çıkarıyordu. 40 gündür bizi kavuran güneş ise ortalarda gözükmüyordu.

 
 

İnsanoğlu böyle işte. Yazın su sıcaklar geçsin kış gelsin der, kışın da soğuklar bitsin yaz gelsin. Aslında ben de bir yaz bebeği olarak eskiden yazı çok severim. Ne de olsa okul tatil olur, deniz mevsimi açılırdı. Bir şort bir tişört ile mevsimi geçirirdim. Bir de eskiden ben böyle sıcak hatırlamıyorum. İstanbul'da hava 30 derecenin üzerine öyle çok çıkmazdı. Bu sene ne oldu anlayabilmiş değilim. Kaç hafta oldu sıcaklık 33 derecenin altına düşmedi. Yüksek nem de cabası. Dışarıda fenalık geçiriyorum. Benim yaz anlayışım şöyle: Hava öğle vakti 26-27 dereceyi geçmeyecek yani tişört ile dolaşacağım. Güneş sekiz buçuktan önce batmayacak. Gece hafiften serin olacak. Akşamları üzerime hırka alacağım. Uyurken klima açmadan hafif üşüyeceğim, üzerime pike alıp ona sarılacağım. Sabah erken kalkıp camı açtığımda içeri mis gibi serin hava dolacak. Hafiften içim ürperecek. Pus neyin olmayacak.  Haftada bir sabahleyin yağmur indirecek. Mis gibi toprak kokacak.

 
 

Neyse biz yol hikayemize geri dönelim. Hava yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. Yol ise önümüzde manzaralı bir şekilde kıvrılmaya devam ediyordu. Asfalt kalitesi de fena değil. Hatta Selçuk'un dediği gibi fotoğraflardaki toprak orman yollarına da bir ara gelip denemek lazım ama  şu an yanımızda Erdem olduğundan macera aramaya gerek yok.

 


Buke ve kardeşi

 


Selçuk orman yollarını gözüne kestirmekle ile meşgul

 
 

Derken bu güzel yol bitti, duble yol başladı.  Barajın yanına indik. Kandıra'ya doğru dönüp gaz açtık. Yol genişlemişti ama yeşil değişmemişti. Sadece virajları daha hızlı dönmeye başlamıştık. Kandıra'nın içine kadar yol da manzara da mükemmel. Yoğurdu ile ünlü bu şirin ilçemizin içinden Kefken yoluna girdik.

 
 

Kefken yolunda grup dağıldı. Yazının başında da dediğim gibi aslında biz Kerpe'ye gidecektik. Selçuk önden basıp gidince sapağı kaçırdı. Ben arkasına düştüm, korna-selektör hiç birine cevap alamadım. Beraber Kefken'e girdik. Erdem 100 kilometredir acıktım diyip duruyordu. Biz Alp'i beklerken o çevreyi keşfe çıktı. Derken Alp de geldi. Benzin almak için durmuş.

 


Mayolarımızı da getirsek olurmuş

 


GS kardeşliği

 

Saat dokuzu geçmiş, güneş epeyce yükselmişti. Durunca sıcağı hissediyorsunuz. Askeriyenin tesislerinin önüne motorları park ettik. Bu arada Erdem 2. keşiften hala gelememişti. Karasu'ya kadar gidecek herhalde. Asker plajının hemen yanında bir de halk plajı vardı. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen plaj çöpten geçilmiyor. Neden insanlar çöplerini toplamaz anlamak mümkün değil. Hesapta temiz millet olacağız.

 


Halk plajı

 


Kefken, Karadeniz

 

Erdem gelince az ilerideki mahalle bakkalının önüne gittik. Onlar kahvaltılık hazırlatırken ben de fotoğraf çektim. Gerçi çok da fotoğraf çekeceğim bir yer değildi. Daha çok motorları çekmişim :).

 


Kahvaltı molası

 


Askeriyenin temiz plajı

 

Peynir oğlanlar peynir ekmekle karınlarını doyurduktan sonra yola çıkmaya hazırdık. Kerpe'ye uğrayacak mıyız, otobandan mı döneceğiz, Şile yolu yormaz mı... Sorular sorular... En sonunda Kerpe'ye uğramadan Ağva-Şile üzerinden dönmeye karar veriyoruz. Kerpe diye yola çıkıp burayı pas geçmek de enteresan oldu gerçi. Neyse Ağva'nın virajları tam motor yolu ama sıcak başladı ve ben şimdiden çok susadım.

 


Kandıra - Ağva yolu

 
 

Kandıra'ya geri döndükten sonra Ağva yoluna girdik. Manzara yine on numara. En önde Selçuk, arkasında ben gidiyorum. Erdem ile  Alp de benim peşimden geliyordu. Selçuk hafiften viraj yapmaya başladı. Ben de onu takip edince yine arkadaki ikiliden koptuk. Neden sonra ben fotoğraf için durdum. Bir kaç dakika sonra bizim ikili göründü. Ben de peşlerine düştüm ama bu sefer onları takip ettim. Zaten uykusuzdum ve yorulmuştum ayrıca susuzluktan konsantrasyon kaybı başlamıştı. Botlar da bir ayağımı pişiriyordu ki sormayın. Erdem'in viraj içi frenlerinden sıkılan Alp, Erdem'i solladı. Arkasından da ben geçtim. Muhtemelen Erdem yorulmuştu.

 


Erdem

 
 

Ağva'da Selçuk motoru kenara çekmiş bizi bekliyordu. Bana eliyle  git işareti yaptı. Ben de durmadan devam ettim. Hafif tempo ile yol alırken beni yakalamalarını bekliyordum. Ama gelen giden yoktu, yolda bir başıma kalmıştım. Bir kaç virajda benim şeridime taşmış arabalarla burun buruna geldim. Ulen ne diye kendi şeridinizde dönmüyorsunuz virajları. Dönemiyorsan yavaş git. Ben de önüme bir araba aldım, onu kendime kalkan yaptım. Zaten bizimkiler de gözükmüyordu. Hızlı gitmenin bir alemi yoktu. Motoru yatır kaldır derken bocuk boncuk terlemiştim. Kafamda bin bir düşünce Şile'ye girdim. Hala gelen giden olmayınca motoru yolun kenarında bir ağacın gölgesine çekip kaskı, montu neyin çıkardım. Oh be dünya varmış.

Orada 10 dakika kadar bekledim. Bir yerde durdular yemek yiyorlar diye düşündüm. Derken Selçuk'un egzoz sesini duydum. Ben virajda olduğumdan görüntüsünden önce sesi geldi. Sonra da Erdem ve Alp göründüler. Sonradan öğrendiğime göre Erdem pes etmiş. Şuracıkta 5 dakika su içmeden 1 metre daha gidemem demiş. Eh iyi de yapmışlar.

Bundan sonra 60km yol kalmıştı, yol geniş ve düzgün olduğundan yarım saatte evime varmıştım. Kendimi hemen serin suyun altına attım. Ben duş alırken klimalar da evi soğutmaya başlamıştı. Aç, susuz, uykusuz motor üstünde 5.5 saat... Üstelik çoğu viraj. Kendimi yatağa bıraktım. 5 saat boyunca yattığım yeri bilmeden uyuyacaktım.

 

Share |

Yayın Tarihi: 19 08 2010

Diğer gezi hikayeleri için buraya tıklayın

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.