Bremen

05 - 12 Haziran 2010

 

1. Bölüm 2. Bölüm

Yine Bremen yolundayım. Kadim dostumu ve ailesini ziyarete gidiyorum, üstelik sevdiğimle. Yaz başı Bremen bakalım nasıl oluyor? Bileti de Hannover gidiş Hamburg dönüş aldım. Didem'in mümkün olduğu kadar çok yer görmesini arzu ediyordum. Hatta araya bir de Berlin sıkıştırmayı planlıyordum ama son gezilerde de görüldü ki böyle kağıt üzerindeki planlar her zaman gerçekleşmiyor.

5 Haziran, Cumartesi

Uçağımız sabah dokuzda AHL'den kalktı. Sorunsuz bir uçuş oldu. Zaten Didem de artık eskisi kadar uçaktan korkmuyor. Ön ve arka kolum sağlam bir şekilde Hannover'e indik. Pasaportta ufak bir sorun yaşadık. Didem'in Fransa vizesini sorun etti Alman görevli. Benden de davetiye istedi. Yok dedim ziyarete geldim. Bu sefer kredi kartı ya da nakit sordu. Ben de cüzdanımdan avroları çıkarıp yüzüne çarptım. Yok canım bankoya koydum :). Paraları görünce yola gelip bize  yol verdi. Eh düzen ülkesine gelmiştik, ben artık bu muamelelere alıştım.

Valizleri alıp dışarı çıktık. Çıkış kapısına doğru yürürken Volkan'ın gülen yüzünü gördüm. Selamlaşma ve hal hatır faslından sonra arabaya bindik. Hava güneşli, 25 derece civarındaydı. Almanya için mükemmel bir gün.

 


Herrenhauser Garten

 

 

Hazır Hannover'deyken Herrenhauser Garten'a gidelim dedik. Didem'in burayı beğeneceğini düşünüyordum. Üstelik ben de ilkbaharda bu muhteşem bahçeyi fotoğraflamış olacaktım. Daha önce Sonbahar ve Kış mevsimlerinde burayı ziyaret etmiş ve güzel fotoğraflar çekmiştim. Hep bir de çiçek zamanı gelsem diye hayıflanırdım. Kısmet bu seneyeymiş. Didemimin kısmeti...

 


Gelin ve Damat fotoğraf çekiminde

 

 

Bu arada girişte bir sürpriz yaşadık. Giriş ücretli olmuş. Şimdiye kadar 3 kere gelmiş hiç para ödememiştim. Ya sezon diye paralı ya da yeni başladılar bilet kesmeye. Çiçek yetiştirme parası herhalde. İki bahçe için 5 Euro verdik. Ama son sentine kadar hakediyor parayı. Her yeri çiçeklerle süslemişler. Güneş  içimizi ısıtıyordu. Hatta ben fazla ısınınca meşhur seyahat pantolonumun paçalarından kurtulup şort moduna geçtim. Bundan sonrasını fotoğraflar anlatsın. Bahçe ile ilgili bilgiye ve daha fazla fotoğrafa Bremen 2008 ve Herrenhauser Garten yazılarımdan ulaşabilirsiniz.

 


Dünyanın sayılı barok bahçelerinden biri

 

 

Buraları  sıcakta gezmenin keyfi de ayrı oluyormuş. Bu arada etraf gelin kaynıyordu. Hatıra fotoğrafları çekiliyorlardı. E hava güzel, mekan muhteşem... Biz de gezmekten yorulunca yapay su kanalının kenarına, bir ağacın gölgesine oturduk. Bunu Almanya'da diyeceğimi hiç düşünmezdim ama hava çok sıcak.

 

 

 

 

 


Didem konser alanında

 

Herrenhauser Garten'ı gezip yolun karşısına geçtik. Burada Sea Life var. Daha önce burayı gezmiştim. Didem de Munih'teyken oradaki Sea Life'ı gezmişti. O yüzden burayı pas geçip arkadaki Berggarten'a girdik. 5 Euro'ya aldığımız bilete burası da dahil. Ben de ilk defa gezecektim. Daha önce nedense Volkan ile burayı farkedememişiz.

 


Beyaz  Orkideler

 

 

Berggarten bir botanik bahçesi. Herrenhauser kadar büyük değil ama bitkiden anlayan biri için gezmesi çok daha fazla zaman alıyor. En azından ben öyle tahmin ediyorum çünkü yüzlerce çeşit bitkiye ev sahipliği yapıyor. Ben anladığım işi yapıyorum. Güzel bir çiçek bulup önüne, yanına kendi güzelimi koyup fotoğraf çekiyorum. Didem dünden razı poz vermeye :).

 


Berggarten

 

 

 


Sealife'ın arka kısmını bile yeşillendirmişler

 


Didem @ Sealife, Hannover

 

Berggarten'dan sonra Altstad'a doğru yola koyulduk. Arkamı döndüğümde Didem'i uyurken buldum. Şaşırdım mı elbette hayır. Son seyahatimizde yaptığımız 1000 küsur kilometrenin hemen hemen tamamını yan koltukta uyuyarak geçiren birinden bahsediyorsanız şaşırmazsınız. İstikamet Bremen.

Ne yalan söyleyeyim Bremen yolunda benim de uykum geldi. Dümdüz bir otoban düşünün. Sağınızda solunuzda tek görebildiğiniz  yemyeşil ağaçlar. Tepede içinizi ısıtan bir güneş... Ama uyumadım o ayrı. Uyuyamıyorum, ne arabada ne uçakta. Arada daldığım oluyor ama şöyle Didem gibi uyuyamıyorum. Evet kıskanıyorum onu :).

Ve işte ikinci evimin önündeyim. Kağan koşa koşa arka bahçeden arabanın yanına geldi. Kocaman olmuş ben görmeyeli. Arabadan inince de Nermin'in pizzasının nefis kokusunu aldım. Evet acıkmışım :). Meşhur çatı suitimize yerleştikten sonra yemeğe indik. Sağolsun Nermin neler yapmamış ki? Görünce utandım valla, bunların hepsi bizim için mi? Yemekten sonra da tiramisu... En sevdiğim ecnebi tatlılarından biri ki Nermin de çok güzel yapar. Küçük adamın gözleri parladı. O nasıl tiramisu yemektir? Bunu kesinlikle görmeniz lazım diyerek alttaki videoyu da siteye yükledim. 

 
 

 
 

Yemekten sonra Weser Nehri'nin kenarına indik. Burayı hiç böyle kalabalık görmemiştim. Piknik yapanlar, oyun oynayanlar, sevgilisiyle el ele manzarının keyfini çıkaranlar, kafayı çekip şamata yapanlar... Ve tabi Almanya'nın olmazsa olmazı bisiklete binenler... Belki biraz da ondan seviyorum bu memleketi. Benim için Dünya'nın en büyük on buluşundan biridir bisiklet. Sadece kendi kas gücünüzle istediğiniz yere gitme özgürlüğünü veriyor. Park derdi yok, benzin derdi yok, trafik yok... Üstelik formda kalmanıza yardımcı oluyor, kalbinizin dostu.

Saat ona doğru eve geri döndük. Hava kararmaya başlamıştı. Ne o şaşırdınız mı, evet Bremen oldukça kuzeyde olduğundan  güneş Haziran ayında 22:30 civarı batıyor. Eh gün bitmeyince de daha çok yer dolaşabiliyorsuz. Hoş her yer sekizde kapanıyor ama siz bağ bahçe gezebilir, spor yapabilirsiniz. Biz de Didem ile akşam sporu olarak arka bahçede Kağan'ın kalesine penaltı atışları yaptık. Valla hatun kişi umduğumdan iyi vuruyor toplara, bu yönünü hiç bilmezdim. Bu bilgi eksikliği pahalıya patladı: İddiada şort, tişört, çorap ve kask kaybettim. Mazeretim hazır tabi terliklerle topa vuramıyorum :).

 


Bremerhaven

 
6 Haziran, Pazar

Sabah kuş cıvıltıları ile uyandım. Kapıyı açınca burnuma taze pişmiş ekmek kokusu geldi. Daha önceki yazılarımda da söylediğim gibi çok seviyorum Bremen kahvaltılarını. Üstelik mevsim müsait olduğundan kahvaltımızı bahçede, açık havada yapacaktık. Bu satırları yazarken bile o kokuyu alabiliyorum.

Bugün Pazar olduğundan her yer kapalı. Biz de kentin limanı olan Bremerhaven'a gitmeye karar verdik. Yaklaşık 70km'lik bir otoban yolculuğu bizi bekliyordu. Kağan koltuğundan Didem'e seslendi: Beni bağla. Ben de arkaya dönüp "kendini de bağla" dedim. Burası Almanya, arka koltukta emniyet kemeri takman lazım. Zaten yakında Türkiye'de de mecburi olacak. Tıpkı çocuk koltuğunun 1 Haziran itibariyle mecburi olduğu gibi. Hoş akıllı bir insanın bu işleri polis zoruyla değil kendiliğinden yapması lazım. İnsan en değer verdiği varlığını çocuğunu nasıl ihmal eder benim aklım almıyor. Sanki otomobil bir yere çarpınca ya da takla atınca, arka taraf önden bağımsız, orada oturana bir şey olmuyor.

 


Kutup Ayusuuu

 

İlk önce Zoo Am Meer isimli hayvanat bahçesini geziyoruz. Burası ağırlıklı olarak kutuplarda ve soğuk enlemlerde yaşayan hayvanların yer aldığı bir bahçe. Tasarlanırken hayvanları yüzerken su altından,  dinlenirken de yukardan görebileceğiniz şekilde dizayn edilmiş. Hava o kadar sıcak olmasına rağmen kutup ayılarımız suya bir türlü girmediler. Siz hiç yüzen kutup ayısı gördünüz mü? Çok büyüleyici bir sahne. Geçen sefer gittiğimde ben şahit olmuştum. Size doğru kocaman patileriyle ağır çekim gelirken tüyleri de bir o yana bir bu yana sallanıyor. Tabi doğal ortamlarında pek de görmek istemeyeceğiniz bir görüntü. Ne de olsa yaşayan en büyük kara et oburu. Boyları 3 metreye kadar varabiliyormuş. Ben de hayvanat bahçesinin içinde bulunan üç metrelik bir ayı figürünün yanında fotoğraf çekildim.

 


Uzaktan oldukça sevimliler

 


Cana yakın foklar

 

 

Kutup ayısı, penguen, fok, deniz ayısı, kutup tilkisi, baykuş, tavşan derken hayvanat bahçesini bitirdik. Zaten öyle çok büyük bir yer değil. İki saatte rahat rahat gezebilirsiniz. Burayı terkettikten sonra liman boyunca yürümeye başladık.

 

 


Yine foklar ama bu sefer su altından.

 


Didem Kayı ile ayı arasında

 


Eski liman bölgesinde yaşlı tekneler

 

Son geldiğimden beri sahile yeni binalar yapılmış: Kocaman bir ufoya benzeyen Climate Hause, yelken şeklindeki Harbor Worlds ve Mediterraneo Alışveriş Merkezi. İklim Evi diyebileceğimiz müzeyi zaman kısıtından ötürü gezemedik. Sekizinci paraleldeki iklimleri simüle ediyormuş. Bu da başka bir Bremen seferine kalsın. Alışveriş merkezi ise bana Vegas'taki otellerinin konulu atmosferini hatırlattı. İçi küçük bir Akdeniz kasabası şeklinde düzenlenmiş.

 


Önde Mediterraneo arkada Harbor Worlds

 

 


Climate Hause (İklim Evi)

 


Mediterraneo Alışveriş Merkezi

 

Alışveriş merkezinden sonra soluğu limanın simgelerinden olan U-Boot'un yanında aldık. Adı tam olarak Technical Museum Submarine "Wilhelm Bauer" diye geçiyor. 1943-44 yıllarında inşa edilen Tip XXI denizaltı türünün kalan son örneği. Didem ve Kağan ile denizaltıyı gezerken Volkan ve Nermin bizi dışarıda bekledi.

 

 


Birben Ailesi

 


U-Boot "Wilhelm Bauer"

 

Teknoloji ve sanayi müzelerini gezmeye bayılıyorum. Bu denizaltıyı da yine zevkle gezdim. İnsanlar 5-6 ay hiç karaya çıkmadan bunun içinde yaşar, hatta savaşırlarmış. Düşüncesi bile kotkutucu. Ben alışmışım Bukefalos'un üstünde dağ tepe dolaşmaya, böyle klastrofobik ortamlara gelemiyorum.

 


Kaptan-ı Derya Kağan Paşa teftişte

 


Denizaltının yeni makinisti :)

 


Yeni yüzüyle Bremerhaven

 

 

Sahilde biraz yürüyüş yaptıktan sonra rotamızı Cuxhaven'a çevirdik. burası Bremen'in plajı. Yörede uzun bir kumsal (aslında bataklık demek lazım) ve oteller var. Ayrıca karavan parkları, kamp bölgeleri de yine bu turistik! mekanda yerlerini almışlar. Buraya ben de ilk defa geliyordum.

 

 


Cuxhaven Plajı

 


Buradan hangi Türk denize girer?

 

Plajı görünce Almanlar'ın deniz tatili için neden İspanya ve Türkiye'yi tercih ettiğini anladım. Öncelikle denizin rengi bildiğiniz siyah. İnsan uzun süre denize bakınca depresif oluyor. Gelgit o kadar şiddetli ki her yerde uyarı levhaları var. Zaten denize ulaşmak için bir bataklığı aşmanız gerekiyor. Yüzmek için herhalde bir kilometre falan açılmasınız. Çok uzaktaki insanlara bakıyorum su dizlerine bile gelmiyor. Biraz oyalandıktan sonra buradan ayrılıp eve dönüş yoluna giriyoruz.

 


ne o Kuzey Denizi'nde gemilerin mi battı? :)

 

Akşam Kağan'ın uçurtmasını monte ettim. Ana okulundan ödül olarak kazanmış. Küçük adam çok sevindi. Dili dışarda terden sırıl sıklam oluncaya kadar elinde ip uçurtma çekti. Arada ağaçlara taktı biz kurtardık. Keşke biraz rüzgar olsaydı da bulutlara arkadaş yollasaydık. Bu kara bulutlar hiç de hayra alamet değildi.

7 Haziran Pazartesi

Gece boyunca yağan yağmur kalktığımda  da devam ediyordu. Aslında klasik bir Bremen sabahına uyanmıştım. Hava da serinlemişti. Anlaşılan o ki bugün şort-tşört gezemeyecektik. Hava yağmurlu olunca şehir merkezine inip alışveriş yapmaya karar verdik. Volkan'ın işi olduğundan bizimle daha sonra buluşacaktı. Kahvaltımızı edip şehre doğru yola koyulduk.

 


Kızlar alışverişte @ Llyod Passage, Bremen

 


Die Bremer Stadtmusikanten (Mızıkacıları değil) ve Didem

 

Bremen denince herkesin aklına ilk Bremen Mızıkacıları geliyor. Hatta bazı arkadaşlar Bremen gezilerimde benden mızıka da istiyorlar. İşin aslı şöyle. Hikayenin orjinal adı Die Bremer Stadtmusikanten. Yani Bremen Şehir Müzisyeleri. Hikayeyi çeviren kendince mızıkayı uygun görmüş. Halbuki bu sevimli kahramanların içinde mızıka çalan bile yok. Neyse sonuçta hikayeyi biz Türkler (sadece biz Türkler :) Bremen Mızıkacıları şeklinde biliyoruz ama Bremen'de mızıka satan yer ben daha görmedim.

 


The Rastkeller in Bremen

 


Bremen Ticaret Odası, Altstadt

 

Önce Markplatz'ı geziyoruz. Burada UNESCO'nun tarihi mirasına aldığı iki eser var. Biri bizim belediye binası diye çevirebileceğimiz Bremen Rathaus diğeri ise Bremenin meşhur kahramanı Roland. Tabi onlar için kahraman olan bizim için pek makbul olmuyor. Malum bir çok müslümanın kanına girmiş bir şovalye kendisi. Efsaneye göre Roland heykeli Bremen şehrini gözetiyor ve o yerinde durduğu sürece şehir ve halkı güvenlik için yaşıyorlar. Bu yüzden eğer heykele bir şey olursa diye yedek heykel şehir meclisinin yeraltındaki deposunda saklanmaktaymış.

 


Bremen Rathaus ve önünde Roland Heykeli

 


St Peter'in kulesinden manzara

 

Bunca zamandır Bremen'e gelirim St Peter Katedrali'nin kulesine çıkmamıştım. Yine Didem'in kısmeti dedik merdivenleri çıkmaya başladık. O kadar basamağı kan ter içinde çıktım. Yukarda beni büyük bir hayal kırıklığı bekliyordu. Ne yazık ki kulenin fotoğraf çekebileceğim bütün açıklıkları tel koruma ile kapatılmıştı. Eğer sadece fotoğraf çekmek için yukarı çıkacaksanız aklınızda bulunsun.

 


St Peter

 


Şehrin simgelerinden olan hareketli saat

 

Bremen'in bir başka turistik mekanı olan Schnoor'u da gezdik. Burası şehrin en eski yerleşim yeri. Evlerin duvarlarında yapım yılları var. Çoğu beş altı yüz yaşında. Hepsi aslına uygun olarak restore edilmiş. Sokaklar daracık. Evet şirin Bremen'in merkezini böylece bitirmiştik. Şimdi Didem'in gözlerinde alışveriş ışığının yandığını görebiliyordum. Neyse ki Volkan aradı. Az sonra yanımızdaydı. . Didem'i  alışveriş için, içim kan ağlayarak Nermin'e emanet edip Volkan ile Kağan'ı da alıp yemeğe gittik

 


The Schnoor

 


Markplatz

 

Yine hava kararmadan evdeydik. Hatta erken bile gelmiştik. Akşam Ezel varmış. Ben de Volkan'ın 10 sene önce İstanbul'dan beraber aldığımız dağ bisikletini alıp akşam sporu için Weyhe kırsalına çıktım. Hava hafif serin ama üşütmüyor. Almanlar çoktan evlerine gelmiş aileleri ile vakit geçiriyorlar. Yoldan tek tük otomobiller geçiyor. Hatta otomobilden çok bisikletli görüyorum. Herkes de bana bakıyor. Sanırım bisikletin her yerinden gelen gıcırtılar ilgilerini çekiyor. Bende de acaba yolda kalır mıyım tedirginliği var. Asfalttan ayrılıp çok sevdiğim korunun içine giriyorum. Sağlı sollu çiftliklerin arasından gübre kokuları eşliğinde geçiyorum. Minik dereye paralel sürüp tekrar asfalta çıkıyorum. Ah şimdi kendi bisikletimde olaydım diye düşünüyorum ama boş ver Kayı, anın keyfini çıkar. Yaklaşık bir saat sonra eve geri döndüm. Bir Weyhe güneşi daha batmıştı.

Bu arada Volkan'ın Blackberry'si ile uğraşıyoruz. BB'yi akıllı telefonlar içinde açık ara en kötü ara yüzü olan telefon seçiyorum. Hatta akılsız, yüzsüz bir telefon. İş yeri bir tane hediye etmediyse kesinlikle para verilip alınacak bir tlefon değil. BB servislerine üye değilseniz bir email hesabını bile ekleyemiyorsunuz. Yemişim o kadar güvenliği. Tabi şirketler için güzel özellikleri var ama sıradam kullanıcı için çok zor telefon. .

1. Bölümün sonu.

1. Bölüm 2. Bölüm

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki
fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.