Kuzey İtalya Turu ve Rimini Wellness Fuarı

11-18 Mayıs 2011
 

1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm

14 Mayıs Cumartesi

Bu sabah Harun'un tavsiyesine uyup San Marino'ya doğru yola koyuldum. Avrupa'nın en küçük ülkelerinden biri olan San Marino, Adriyatik Denizi'nin 20km kadar batısında, Apennine Dağları'nın eteğinde yer alıyor ve Rimini'ye oldukça yakın. Yaklaşık yarım saat otomobil yolculuğundan sonra bu küçük cumhuriyetin sınırlarına dahil oldum. Ama küçük deyip geçmeyin, San Marino Dünyanın en eski cumhuriyeti sayılıyor. 3 Eylül 301 tarihinde Roma İmparatorluğu'nun Hıristiyanlara uyguladığı baskıdan kaçan, taş ustası Marinus of Arbe tarafından kurulmuş. Çok huzurlu San Marino Cumhuriyeti (Most Serene Republic of San Marino) olarak anılıyor. Bu küçük ülkeyi gezdikten sonra (61 km², 30000 nüfus) huzur kısmına hak vermemek elde değil.

 


San Marino'da oldukça fazla olan hediyelik eşya dükkanlarından biri

 

San Marino tam anlamıyla dağın başına kurulmuş. En tepede üç tane burç var. Onları şehri içine alacak şekilde duvarlar çevreliyor. Yol döne döne en tepeye kadar çıkıyor. Navigasyon cihazıma göre 730 metredeyim.  Arabayı park ettikten sonra bu şirin şehri gezmeye başladım. Şunu da hatırlatayım burası kocaman bir free shop. Bir çok elektronik cihazı burada uygun fiyata bulabiliyormuşsunuz. Akaryakıt da İtalya'dan bir miktar ucuz.

 
 

Turizm ülkenin en önemli gelir kaynağı. Tarihi sokaklar hediyelik eşya satan dükkanlarla dolu. Anladığım kadarıyla buranın bıçakları da meşhur. Merakınız varsa uygun fiyata çakı, bıçak hatta kılıç alabilirsiniz. Hemen aklıma Toledo geldi. Toledo da böyle tepeye kurulmuş bir şehir ve bıçaklarıyla ünlü. San Marino'da parfüm, gümüş ve değerli taşlar da turistler tarafından epey rağbet görüyor. Ben iki tane buzdolabı süsü almakla yetiniyorum.

 


The Palazzo Pubblico

 

The Palazzao Pubblico'nun (hükümet binası) bulunduğu Piazza della Liberta'ya girdiğimde iki tane son model Audi yanımdan geçip sarayın ön tarafında park ettiler. Artık bakan mıydı başbakan mıydı bilemediğim VIP'ler süslü koruma askerlerinin arasından geçip binaya girdiler. Bu binanın arkasında bir de teleferik tesisi var. Arabayı aşağıya park edip teleferikle de Monte Titano'ya çıkabiliyorsunuz. İsterseniz eğlence olsun diye de kullanabilirsiniz, keyfinize kalmış.

 


Monte Titano'ya çıkan teleferik

 


Basalica di San Marino

 

Bazilikanın önünden geçip üç kuleden en eskisi olan The Guaita Tower'ın önüne çıktım. Kulelere giriş paralıymış. Bilet alıp içini gezdim. Buradan manzara şahaneydi. İkinci kule olan The Cesta Tower buradan gözüküyordu ama üçüncü kuleyi göremedim. Güneşin geliş açısı Cesta Kulesini güzel fotoğraflamamı engelliyordu ama oraya gittikten sonra Guaita Kulesi çok güzel ışık alacaktı. Bunun düşününce ava çıkmış bir avcı misali heyecanlandım. Surların üzerinden Cesna Kulesine ulaştım.

 


Guaita Kulesi (11. yy)

 


Guaita

 


Guaita'dan Cesta Kulesi

 


Cesta Kulesi (13. yy)

 


Cesta'dan Guaita Kulesi

 

Cesta Kulesinin içinde bir silah müzesi bulunuyor. Küçükken bu tip müzeleri gezmeyi çok severdim. Şakir Amca, kuzento Remzi ile beni Beşiktaş'taki Deniz Müzesine götürdüğünde çok mutlu olmuştum. Hala bu tip bir müze gezerken çocukken duyduğum o mutluluk gelir aklıma.

Işık tahmin ettiğim gibi tam Guaita Kulesinin üzerine vuruyordu. Çektiğim fotoğraflardan memnun kalmıştım. Av başarıyla sonlanmıştı. Şimdi artık önümde son kule olan The Montale Tower kalmıştı. Sık bir bitki örtüsünün içinden geçerek dağın öte ucuna ulaştım. Yol inişli çıkışlı olduğundan epey terlemiştim. Amacım bu kuleye çıkıp diğer iki kuleyi aynı karede fotoğraflamaktı. Fakat beni bir sürpriz bekliyordu. Diğer iki kulenin aksine buraya ziyaretçiler giremiyordu. Biraz dinlendikten sonra hayal kırıklığı içinde geldiğim yoldan oflaya puflaya geri döndüm.

 


Cesta Kulesinin içindeki silah müzesi

 
 


Guaita Kulesi ve surları

 


Montale Kulesi (14. yy)

 

Bu kadar yürüyüşün ve tırmanışın üzerine karnım kurt gibi acıkmıştı. Manzaralı lokantalardan, kalabalık olanını seçip güzel bir yere oturdum. Tüm San Marino ayaklarımın altındaydı. Uzakta Adriyatik Denizi de beni selamlıyordu. Didem kaçırdı bu manzarayı diye hayıflandım. Kim bilir hangi derste ter döküyordu şimdi.

 


Piazza della Liberta

 
 

Yemekten sonra biraz daha sokaklarda dolaştım. Zaten oldukça küçük bir yer. Benim gibi uzun ve geç yorulan bacaklara sahipseniz 3-4 saatte tamamını gezebilirsiniz. Eh benim alışveriş işim de olmadığından ikindi vakti Rimini'ye geri döndüm. Tabi dönüş yolunda arabanın deposunu doldurmayı da unutmadım.

Didem'in fuardan çıkmasına iki saatten fazla vardı. Dün yaptığım gibi yine bisikletle dolaşmaya çıktım. Piazza Cavour'a gidip Harun için bir kart postal aldım. Oracıkta yazıverdim ama postane Cumartesi olduğundan kapalıydı. Bu sefer şehrin sahil kesimini bisikletle dolaştım. iPhone için Walk Meter diye bir uygulama var. GPS kullanarak sizin yol izinizi alıyor ve internet bağlantısı bulduğunda bunu Google Maps'e yerleştiriyor. Ben de bisiklete binerken bu programı çalıştırmıştım. Bir taraftan da müzik dinliyordum. Çok güzel bir gezinti olmudu. Ciddi ciddi yurtdışı gezileri için şu katlanıp çantaya sığan bisikletlerden almayı düşündüm.

 


ve Didem de bisikletine kavuştu

 

Didem geldikten sonra akşam yemeği için dışarı çıktık. Önce resepsiyona gidip  bisikletlerimizi teslim aldık. Hem şehri dolaşıyorduk hem de yemek yiyeceğimiz bir yer bakıyorduk. Dün Harun'un tarif ettiği yeri bulamamıştık. Bugün altımızda bisikletler olduğu için daha rahat arayabileceğimizi düşünüp Tre Martiri Meydanından Tren İstasyonuna doğru girdim. İkinci sağ sokağa saptım. Pizzeria La Bussola önümüzde duruyordu. Gerçi burası olduğundan da emin değildik. İçeri girince boş masa olmadığını gördük. Başka yere de gitmek istemediğimizden yarım saat kadar sıra bekledik. Ama yemeği yediğimizde, beklediğimiz her dakikaya değdiğini söyleyebilirim. Eğer Rimini'ye yolunuz düşerse buraya mutlaka uğrayın. Hayatımda yediğim en güzel pizzayı burada yedim diyebilirim.

 


Didem @ Piazza Cavour (arkada Papa V. Paul heykeli)

 
 


Pizzaların nasıl hazırlandığını da seyrettik

 


Didem masasını bekliyor

 


İtalya'daki en güzel yemeğimiz

 

Yemekten sonra Mehtap ve diğer Hillside hocaları ile buluşmak için otele geri döndük. Otelin bir kaç kilometre ilerisindeki dondurmacıya gitmeye karar verdik. Didem bisikletini Mehtap'a verdi, ben de Didem'i gidona oturttum. Dışarıdan bakanlar için komik, bizim için romantik bir şekilde dondurmacımıza ulaştık. Mertol'ün kulaklarını çınlattım. Çok sever İtalyan dondurmasını. Ama ben oyumu Maraş dondurmasından yana kullanıyorum. Bunlar krema gibi geliyor bana. Gece otele dönerken;

İki bisikletli,  caddelerde çocuklar gibi şendik,
İki bisikletli, o gece muhteşem bir yemek yedik.

 


by Mehtap

 


Didem ve Mehtap

 

15 Mayıs Pazar

Bugün fuarın son günü. Didem kahvaltıdan sonra fuarın yolunu tutarken ben de son kahvaltımı biraz uzattım. En son yoğurdun içine taze ananas dilimleri koyup afiyetle yedikten sonra odaya çıkıp bavulları hazırladım. Otelden çıkışı yapıp fuara doğru yola koyuldum. Bu arada üç gündür beklediğimiz yağmur başlamıştı. Fuarın girişi ana baba günüydü. Tur otobüsleriyle akın akın insan geliyordu. Arabayı yine fuar alanının karşısındaki alış veriş merkezinin otoparkına bıraktım.

Hava yağmurun etkisiyle oldukça soğumuştu. Buna rağmen havuz jimnastiği yapanlar vardı. Onları görünce ben üşüdüm.Didem'i Zumba dersinde buldum. Beto milleti coşturuyordu. Hem fotoğraf hem de video çektim.

Fuarı ikiye doğru terk ettik. Dışarıda bizi sağanak yağmur karşıladı. Arabaya kadar sırıl sıklam olmuştuk. Yağmurlukları alıp alışveriş merkezine girdik. Burada bir şeyler yedikten sonra markete girip alışveriş yaptık. Araba kiralamanın faydalarından biri de bu. Bagaja yiyecek ve içecek stoğu yapabiliyorsunuz.

 


Zumba

 


Rimini - Parma - Milano

 


Parma Çayı

 

Saat dörde doğru Milano yoluna koyulduk. Garmin yine kafayı yediyse de ben artık akıllanmıştım. Tabelalara baka baka otobana girdim. Yağmur öyle hızlı yağıyordu ki silecek yetmiyordu. Araba da yıkanmış, pırıl pırıl olmuştu. Didem yan koltukta sızınca  kulaklıklarımı takıp müzik dinlemeye başladım.

Parma'ya yaklaşırken yağmur kesildi. Eğer bu hızla yağmaya devam etseydi Milano'ya kadar durmayacaktım. Didem'i uyandırıp Parma çıkışında otobandan ayrıldım. On dakika kadar park yeri aradıktan sonra güvenli bir otopark bulduk. Güvenli derken kat otoparkını kastediyorum. Yol kenarına da bırakabilirsiniz ama tabelaları okuyup anlayamadığımdan hiç oralı olmuyorum. Parma Çayı boyunca yürürken yağmur yağmaya başladı. Haliyle ben de söylenmeye başladım. Orta şiddetli bir yağmur olduğundan fotoğraf makinemi korumam gerekiyordu. Neyse ki şehir merkezine doğru hızı kesildi.

 


Palazzo del Govenatore

 


Piazza Garibaldi

 

Piazza Garibaldi'den yukarı doğru yürüyüp bir çember yaptık. Burada H&M mağazasını gören Didem, kedinin ciğere baktığı gibi vitrine bakınca onu azat ettim. O alışveriş yaparken ben de şehri dolaşıp fotoğraf çekecektim. Bir buçuk saat sonra burada buluşalım deyince süreyi fazla buldu. 45 dakika yeterliymiş.

 
 
 

Parma da tıpkı Rimini ve Bologna gibi Emilia Romagno bölgesinde yer alıyor. Peyniri (parmesan) ve jambonu Dünya çapında meşhur. Peynir demişken burada basiretim bağlandı. Bir teker peynir alıp getiremedim İstanbul'a. Şimdi bu satırları yazarken aklıma geldi, hüzünlendim :). Wiki'ye göre şehrin mimarisi ve kırsal alanının güzelliği de meşhurmuş. Benim kırsal alanını dolaşacak vaktim olmadı ama merkezde çok güzel binalara rastladım.

 


Islak ve tenha Parma sokakları

 
 


Piazza Garibaldi

 
 


Piazza della Pace

 

Şehrin önemli binalarını fotoğrafladıktan sonra tekrar H&M'in önüne geldim. Işıklarda caddenin karşısına geçmek için beklerken telefonum çaldı. Didem Hanıma 45 dakika yetmemiş 30 dakika daha istiyormuş. Söylene söylene tekrar fotoğraf çekmeyi yarım bıraktığım Piazza della Pace'e geri döndüm. Oradan da Paptistery of Parma'nın bulunduğu meydana gittim. Paptistery dinsel bir yapı. Mimarlık tarihi açısından Roma Mimarisinden Gotik Mimariye geçişi simgeliyor ve Orta Çağ Avrupa'sının en önemli anıtlarından biri sayılıyormuş.

 
 


Parma Katedrali ve Paptistery

 


Paptistery of Parma (1196-1270)

 


San Giovanni Evangelista

 
 
 

Havanın kararmasına yakın bütün önemli binaları fotoğraflayıp, akşam yemeği için lokantaları teftiş ettikten sonra Parma Çayı'nın üzerindeki köprülerden birine çıktım. Didem'e buraya gelmesini söyledim. Köprünün sonunda şehrin önemli parklarından biri olan Ducal Parkı yer alıyordu. Didem gelince beraber parkı gezdik. Hava  iyice kararmış,  parkın lambaları yanmıştı. Akşam rüzgarı burnuma çiçek kokuları taşırken  içimde de tatlı bir ürperti uyandırıyordu. Ya da akşam rüzgarı değil de sevdiğimle el ele yaptığım bu huzur dolu, romantik ortamdı içimi ürperten. Tabi bir seçenek daha vardı: Açlık :). Açlık deyince Nobel Ödülü sahibi Norveçli yazar Knut Hamson'un romanları geldi aklıma.  Neyse biz yol hikayemizden ayrılmayalım. Karnımızın sesini dinleyip benim fotoğraf çekerken gözüme kestirdiğim lokantaya gittik.

 


Parco Ducale

 


Palazzo Ducale

 
 


La Fontano del Trianon (1712-1719)

 
 


Al Corsaro (1962)

 

Lokantanın atmosferi, yukarıdaki fotoğraftan da görebileceğiniz gibi, oldukça sıcak. Sağda görmüş olduğunuz teknenin içi pizza fırını. Daha çok yerel halkın geldiği bir lokanta olduğunu düşünüyorum zira İngilizce ya da İtalyancadan başka bir dilde menü yok. Ama artık biz  yemek siparişi verecek kadar İtalyanca öğrenmiştik. Risotto, pizza ve salata istedik. Üzerine de İtalyanların meşhur tatlısı tiramisu. Yemekler de tatlı da çok güzeldi. Pizzanın peynirinin tadı Parma'da olduğumuzu ispatlıyordu. Hani yola gitmeyecek olsam bir pizza daha yiyecektim. Tiramisu da Didem'e göre en az onun yaptığı kadar güzelmiş :). "Valla  seninki de güzel ama.." diyerek lafa girecek oldum ama sözümü bitiremedim :).

 
 


Parma'da permasanlı pizza

 


Aynı Didem'in tiramisusu

 


Pizerria Al Corsaro

 

Yemekten sonra önemli binaları, bir de  ışıltılı halleriyle çektikten sonra arabamızı park ettiğimiz otoparka gittik. Parma'dan çıkışta biraz kaybolduk. Garmin bizi otoban yerine aralardan götürmeye çalışıyordu. Ayarlarına baktım ama otobanlara ve paralı yollara açıktı menü. Yine iGo ile otobana çıkıp sakin bir yolculuktan sonra gece yarısına doğru Milano'ya vardık. Oteli kolayca bulup arabayı da hemen otelin önüne park ettim.

 
 


Palazzo del Goverbatore @ Piazza Garibaldi

 
1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm

Share |

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.