KAYI'NIN SEYİR DEFTERİ

14 Nisan 2009

Nisan ve Sahil

1 Nisan itibariyle  sahil koşularıma başladım. Özlemişim sahilin kokusunu. İlkten kışın koşu bandına alışmış olan bacaklarım geniş asfaltı yadırgasa da hemen kendi tempolarını bulup kulağımdaki hızlı melodilere eşlik ettiler. Salondaki anlamsız yüzlerin yerini, tanısın tanımasın etrafına selam veren gerçek sporseverler aldı. Bir tarafım deniz bir tarafım yeşillikler... Muhtemelen vücudum daha çok endorfin salgılıyor burada. Çünkü duşumu aldığımda sıradan bir Hillside sabah koşusundan çok daha mutlu hissettim kendimi. Hafta sonu da bisikletimi çıkarmayı düşünüyordum ama diş kliniğimden arayıp diş eti operasyonum için Cumartesi gününe randevu verdiler. Operasyon demişken bu sefer daha kansız ve ağrısız geçti. Ya ben alıştım ya da doktorun eli alıştı.

Güzel ve verimli geçen İspanya gezisinin üzerine takım arkadaşlarım Alp ve İsmail ile Nisan başı Trabzon'a gittim. Kısa fakat dolu dolu bir gezi oldu. Hem daha önce gitmediğim bu güzel bölgeyi gördüm hem de yöre insanını yerinde, doğal haliyle gözlemledim. İsmail'in ananesine misafir olduğumuz için Karadeniz insanının sıcaklığını ve misafirperverliğini yakından yaşamanın mutluluğuna eriştim.

Bu arada arkadaşlarım için çok da iyi bir ay olmuyor. İsocan belinden iki kere ameliyat oldu. Alp'in ise aşil tendonunda tendinit oldu. Acil şifalar diliyorum onlara. İyi haberler de var: Selçuk oldukça toparladı kendini. Hatta hafif basket maçları bile yapar oldu. Ama yine de  dikkat etmesi lazım. Her şeyin başı sağlık.

Spor demişken ayın maçları Türkiye-İspanya ve GS-FB maçlarıydı. Ali Samiyen'deki maçı ne yazık ki evden seyrettim. Sen kalk Madrid'e maça git buradaki maça gideme. Tuğrul sağ olsun sallamış beni ve bilet alamamış. Gerçi "yenildik isabet olmuş gitmemen" diyebilirsiniz ama ben orada olmak istiyordum. Sonuçta iyi gününde de kötü gününde de yanında değil miyiz millilerin?

GS-FB maçı ise tam anlamıyla bir rezaletti. İki taraf da aman maçı kaybetmeyelim endişesiyle sahaya çıkmıştı. İlk yirmi dakika biraz salladık FB'yi ama işte o kadar. Zaten yeni teknik direktör geldiğinden beri takım gol atamıyor. Ama en kötüsü maçın sonunda yaşanan kavgaydı. Türk futbolu adına çirkin bir gece oldu. Galatasaray hala kaptanını arıyor.

Bukefalos'u Borusan İstinye'ye periyodik bakıma götürdüm. BMW'yi anlamak mümkün değil. Koskoca İstanbul'da iki tane motosiklet servisi var ikisi de Avrupa yakasında. Biri İstinye'de diğeri Avcılar'da. Al birini vur öbürüne. Bıraksanız geri dönmek olmuyor, o kadar saat de ne yapacaksın serviste. Neyse artık bir günümü Bukefalos'a ayırdım. O güzelleşirken ben de İstinye Park'ta takıldım hatta bir de sinemaya gittim: Marley & Me. Artık koca oğlan sezona hazır. Ertesi gün bir güzel yıkayıp GPS'i (Garmin 550) gidona monte ettim. Artık kaybolma derdim kalmadı. Bakalım beraber bu sezon nerelere gaz açacağız.  

Aldığım Sony A/V Receiver'ın saz arkadaşlarını da tamamladım. Uzun araştırmalar sonunda Jamo S606 hoparlör setinde karar kıldım. Sonuçta fazla TV izlemediğim için yatırımı makul seviyede tutmalıydım. Fiyat performans oranı oldukça başarılı olan bu hoparlör setini Media Markt'tan dinleyip aldım. Şu an oldukça memnunum. Ama bu sefer de bu hoparlörün sesine alışınca benim raf tipi hoparlörlü müzik setim yetmez oldu. Şimdi Jamo'lar için bir CD player almam gerekecek :). Diğer yandan bu kadar cihaz benim TV sehpama sığmaz oldu. Haliyle bir de sehpa ihtiyacı doğdu. Sonrası ne olur bilemiyorum ama ekonomiye yaptığım katkı burada bitsin istiyorum.

Ayın şarkısı Jason Mraz, Colbie Caillat düeti: Lucky