Batı Karadeniz Motorsiklet Gezisi: Amasra, Safranbolu

14-15  Temmuz 2007

Sitenin takipçileri hatırlayacaktır, iki hafta önce Bartın’a iş için gitmiş, Amasra’yı da gezmiştim. Yine geçen hafta Karabük’e iş için gitmiş, Safranbolu’yu fotoğraflamıştım. Özellikle Amasra’nın o kadar güzel yolları vardı ki buraları mutlaka Bukefalos ile geçmeliyim diye düşünmüştüm. Bu yazıları Amasra Gezisi ve Safranbolu Gezisi adı altında sitede bulabilirsiniz.

Selçuk 20 Temmuz’da motosikletiyle Doğu Karadeniz seyahati planlıyordu. Ona Amasra Gezisini açtığımda hiç düşünmeden tamam dedi. Hem motorunu hem de yeni çantalarını orta mesafeli bir gezide denemiş olacaktı. Diğer arkadaşların kimi dalışa gidiyordu kiminin de mazereti vardı. Yola ben, Selçuk ve Tahir üçlüsü çıkacaktık. 

Güzergahımızı ilk gün Düzce-Alaplı-Ereğli-Zonguldak-Bartın-Amasra-Çakraz şeklinde belirlemiştik. Çakraz’da bir gece kalıp ertesi gün Çakraz-Kurucaşile-Cide-Şenpazar-Azdavay-Pınarbaşı-Eflani-Safranbolu-Gerede-İstanbul güzergahını koşacaktık. Koşacaktık diyorum çünkü önümüzde toplam 1150km yol ve bunu gerçekleştirmek için iki günümüz vardı.

Cuma günü depoyu doldurdum, lastiklere hava bastım. Depo üstü çantamı hazırladım. Bu çantada tornavidadan lastik onarım setine kadar yol için gerekli olan alet edevat var. Spor çantamı da Louis Speed Bag e koyup ağzını kilitledim. Artık yola hazırdım. Selçuk da Çakraz’da kalacağımız pansiyonda yerimizi ayırtmıştı. Oldukça zor yer bulduk.

14 Temmuz, Cumartesi

Rota: 1.Gün: İstanbul-Düzce-Alaplı-Ereğli-Devrek-Bartın-Amasra-Çakraz 
2.Gün: Çakraz-Bartın-Safranbolu-Karabük-Gerede-İstanbul

Cumartesi sabahı beşi yirmi geçe kalkıp hazırlandım. Motora çantaları yükleyip Tahir ile buluşmak üzere Yapı Kredi’nin önüne gittim. Yol için para çekecektim ama şansa ATM bozulmuştu. Birazdan Tahir geldi. Selçuk ile buluşmak üzere Ataşehir Shell Benzinliğinin önüne gittik. Selçuk’u da alıp yola koyulduk. İlk hedefimiz Akyazı Berceste tesisleriydi. Burada kahvaltı için mola verecektik.

Yolculuk benim açımdan sakin başladı. 120-140 km/sa aralığında tatlı bir tempo ile TEM’de yol alıyordum. Selçuk en önde, Tahir onun arkasındaydı. Trafik Gebze’den sonra açılınca Tahir gazladı. Berceste’nin girişinde Selçuk’u beni beklerken gördüm. Tahir sapağı kaçırmıştı. Biz Berceste’ye girip Tahir’e mesaj attık. Selçuk Berceste’de kahvaltı yapıyoruz diye yazmış mesaja. Tahir’den gelen cevap OK! Adama bak dedik amma rahat. Birazdan da telefon çaldı. Tabi arayan Tahir. Yolda doluya tutulmuş ve bir köprü altına sığınmış. Orada beklerken bizim onu geçtiğimizi düşünmüş. Dolu yavaşlayınca tekrar yola koyulmuş ama bir müddet gidip de bizi göremeyince bir mola yerine girmiş. Yaklaşık 30 km önümüzdeydi. Sen orada kahvaltı yap, biz burada dedik. Ama doluda ıslanmış, çantasını da Selçuk’un yan çantasına koyduğundan mola yerinde ıslak ıslak bizi bekleyecekti. Tam teşekküllü açık büfe kahvaltıdan sonra tekrar yola koyulup Tahir ile buluştuk. O üzerine kuru bir şeyler geçirince tekrar otobana çıktık.

Berceste Tesisleri, Akyazı

Düzce çıkışında otobandan ayrılıp Karadeniz ile kucaklaşacağımız Akçakoca istikametine döndük. Akçakoca’nın içine girmeden sağa dönüp Alaplı’ya doğru gaz açtık. Manzara muhteşemdi. Solunuz Karadeniz sağınız yemyeşil ormanlar. Yolun kalitesi de fena değildi. Ben durup bir kaç poz fotoğraf çektim. Alaplı girişindeki Shell’de bizimkileri beni beklerken buldum. Ben de benzinliğe girip depoyu doldurdum. Benzinlik çalışanları çok ilgiliydi. Bize çay ikram ettiler. Teşekkür edip tekrar yola koyulduk.

Alaplı Sahilleri

Ereğli’de vizörüme bir kaç damla yağmur düştü. Zonguldak kavşağından sağa döndük. Ben durup haritaya baktım. Aslında bizim düz gitmemiz gerekiyordu. Bu yol Devrek üzerinden Bartın’a varıyordu. Sonuçta Bartın’a vardığı için devam etmekte bir sakınca görmedim ama aslında büyük bir hata yapıyormuşum da haberim yokmuş. Yaklaşık 10 km sonra kapkara bir buluta girdik. Sonra da yağmura. Kendimizi bir yakıt istasyonuna zor attık. Sanki gök delinmişti. Pantolonum iki dakikada ıslanmıştı. Tahir ortalıklarda yoktu. Birazdan telefon çaldı. Bu arada bir motor ışığı gördüm ama geçen bir CBF idi. Tahir arkada başka bir yere sığınmıştı. Selçuk onu yanımıza davet etti. 2 km bir şey olmaz dedi. Telefonu kapattı. O sırada yağmur şiddetini hepten arttırdı. İri iri ve çok hızlı yağmaya başladı. Derken Tahir göründü. Adam yazlık file montuyla sırılsıklam olmuştu. Yaklaşık yirmi dakika yağmurun hafiflemesini bekledik. Bu arada bizim gördüğümüz CBF, Tahir’in yanına yaklaşıp yağmurun ne zaman duracağını sormuş :). Yağmur hafifleyince tekrar yola koyulduk.

Tahir, yakıt istasyonuna sığınırken
Bukefalos yayla yollarında poz veriyor

Yağmurun etkisini azalmıştı ama geçtiğimiz yollar çok kötüydü. Manzara ise yolların tersine süperdi. Ama 75km boyunca Ağva yolu tadındaki virajlarla ve bozuk zeminle uğraşmak bizi epey yordu. Özellikle de CBR kullanan Tahir’i. Ben fotoğraf çekmek için sık sık durduğumdan Selçuk ve Tahir ile aram epey açılmıştı. Onları Erdemir Barajının yakınında beni beklerken buldum.

Erdemir Barajı
Baraj yolu üstü fotoğraf molası
Aynadaki Tahir’e dikkat
Her yer yemyeşil

Bartın’a yaklaşınca yol güzelleşti. Bir müddet sonra da duble yol halini aldı. Bartın girişinde bizimkilere bakındım ama göremedim. Ben yine fotoğraf çektiğim için geri kalmıştım. Biraz söylenerek rotamı İnkumu’na çevirdim. Geçen sefer zaman darlığından buraya uğrayamamıştım. Yol kalitesi güzeldi. Bizimkileri arayıp yolu tarif ettim. Çok güzel manzaralar eşliğinde, virajları tatlı tatlı dönerek İnkumu’na ulaştım. Bartın’dan 14km yazmıştı takometre. Kıyafetlerimi çıkarıp bizimkileri beklerken fotoğraf çekmeye başladım. Yaklaşık 15 dakika sonra Selçuk ve Tahir de yanıma geldi. Çok şirin bir yer burası. Yeşil ve mavi kol kola girmişler. Plajın kuzeyi Karadeniz güneyi ise orman denizi ile çevrili. Sahilde bir müddet takıldıktan sonra yemek için tepeye geri çıktık.

İnkumu Yolu
Karadeniz yine gözüktü
İnkumu Plajı
41° 39’54N,  032°13’35E
Tepeden İnkumu

İnkumu’ndan Bartın’a giderken sol tarafta kalan bir pansiyonda alıyoruz soluğu. Bizim için mangalı yakıyorlar. Köfte yiyecektik. Köfteleri beklerken Amasra salatasına ve yoğurda ekmeklerimizi banıyoruz. Yoğurt çok güzeldi. Hele kaymağı. Selçuk’un telefonla konuşmasından yararlanıp kaymağın tamamını mideye indirdim. Tahir’in zaten kaymakla arası yok. Bir süre sonra da köftelerimiz geldi. Onları da afiyetle yedik. Selçuk irmik helvası da sordu ama yokmuş. Artık Amasra’da deneyecek şansını.

Hem yoğurt hem salata çok güzeldi

Yemekten oldukça memnun kaldık. Artık fazla yolumuz kalmamıştı. Tekrar Bartın’a dönüp Çakraz yoluna girdik. Amasra ayrımında Tahir ile soldan içeri girdik. Amacım geçen sefer çekemediğim Amasra fotoğraflarını tepeden çekmekti. Selçuk ise düz devam edip pansiyona ulaşmış. Ben panoramik Amasra fotoğrafları çekerken cepten aradı. Hadi gelin nerede kaldınız dedi. Amasra-Çakraz arası yol çalışması vardı. Yaklaşık 3km mıcır üzerinde yol aldık. Oldukça fazla sayıda viraj dönüp Çakraz’a ulaştık. Motorları pansiyonun önüne çekip odamıza yerleştik.

Amasra
Çakraz Sahili
41° 46’48N, 032°29’16E

Mayolarımızı giyip 10 metre önümüzde olan plaja gittik. Pansiyon sahibi bizi dalgalar konusunda uyardı. Gerçekten de deniz bembeyazdı. Kocaman dalgalar ardı ardına kıyıya çarpıyordu. Su ilkten soğuk geldi. Dalgalardan çok zor ilerleyebiliyorduk. Kendimi Karadeniz’in serin sularına bırakıp var gücümle ileriye kulaç atmaya başladım. Yorulana kadar yüzdüm. Bu arada sürekli kafadan dalga yiyordum. Epey açılmışımdır diye düşünürken sahilden ancak 50 metre kadar uzaklaştığımı görünce yıkıldım. Üstelik su göğsümü geçmiyordu. Biz de Selçuk ile yüzmeyi bırakıp dalgalarla oynamaya başladık. Okyanusta bile bu kadar iri dalga görmemiştim. Gelen dalganın içine atlıyor ya da üzerine binip kıyıya kadar yüzüyorduk. Uzun bir süre bu şekilde vakit geçirdik. Akıntı ve dalgalar bizi epey sola atmıştı. Kumsala çıkıp tekrar sağdan dalgaların arasına girmeye karar verdik. Tam sahile çıkmıştık ki bir çocuk gelip motorları yoldan kaldırmamız gerektiğini aksi takdirde ceza kesileceğini söyledi. Biz homurdana homurdana pansiyonun önüne gidip motorları çektik. Böylece ilk defa mayo ile  Bukefalos’u kullanmış oldum. Tekrar suya girmedik. Biraz güneşlenip odamıza döndük. Duşumuzu alıp Amasra’ya doğru yola çıktık. Hem şehri dolaşacak hem de akşam yemeğimizi meşhur Canlı Balık lokantasında yiyecektik. Tahir o yolu CBR ile gitmeye gözü kesmeyince Selçuk’a artçı oldu.

Çakraz Kordon
Güneş alçalmaya başladı

Yol üzerindeki Kuşkayası Yol Anıtı tabelası önünde duruyorum. Merdivenlerden yukarı anıtın yanına çıktım. Buradaki tabeladan ve internetteki araştırmalarımdan öğrendiğime göre bu anıt, M.S. 41-54 tarihleri arasında Roma İmparatoru Tiberius Germanicus Cladius zamanında Bithynis Pontus Valiliği’ne atanan Gais Julius Aeuilb tarafından, bölgenin, karayolu dinlenme yeri olduğunu belirtmek için yaptırılmış. Kemerli bir niş içine oyma tekniği ile yapılan anıtta toga giyimli bir insan figürü ve nişin sağındaki sütunun üzerinde kartal motifi yer almaktadır. Buradaki kartal, Roma askerlerinin sınırsız gücünü temsil etmekteymiş. İki kitabesi bulunan anıtın Anadolu’da benzeri bulunmuyormuş. Yani koskoca Anadolu’da sahip olduğumuz tek yol anıtı bu, onu da iyi koruyamamışız. Kartalın kafası uçmuş. Keza adamın da. Ben kartala daha çok üzüldüm.

Kuşkayası Yol Anıtı
41° 43’06N, 032°21’58E

Amasra’ya girmeden Selçuk ve Tahir’i beni beklerken buldum. Limana inip motorları park ettik. Amacımız biraz Amasra’yı dolaşıp güzel bir akşam yemeği yemekti. Yolda yürürken yüksek bir müzik sesi dikkatimizi çekti. Meğer denizin kıyısında düğün varmış. Tam da biz oradayken gelin ve damat giriş yaptı, tabi ben de bu kareyi kaçırmadım. 

Liman düğünü

Yemek için Canlı Balık lokantasına girmek istedik ama ağzına kadar doluydu. İsim yazdırmak için ben görevliyi buldum. Önce bir, bir buçuk saat beklersiniz dedi ben bizimkilere sordum tamam dediler. Tekrar görevliyi bulduğumda süre iki buçuk saat olmuştu. Araya da tanıdıkları falan sıkıştırıyordu. Hadi lan deyip kenti dolaşmaya devam ettik. Siz siz olun önceden rezervasyon yaptırın.

Canlı Balık Lokantası

Hava kararmaya başlamıştı. Adayı birleştiren köprüyü geçerken manzaraya dalıp gidiyorum. Bir kaç fotoğraf çekip kale içinde Ağlayan Ağaç denen yere doğru tırmanmaya başlıyoruz. Bizi bir çay bahçesi ve muhteşem bir manzara karşılıyor. Hafta sonu olduğundan gerek çarşı gibi burası da kalabalıktı. Daha çok yerli turist ve gurbetçi gördüm. Yabancılar bu cennet köşeyi henüz keşfedememişler.

Köprüden manzara
Taş Köprü
Hava iyice karardı
Araba üstünden zaman ayarlı foto

Havanın kararmasıyla turumuzu bitirip yemek yiyeceğimiz bir lokanta arıyoruz. Çeşm-i Cihan adlı lokantaya giriyoruz ama burası da kalabalık. Yaklaşık on dakika ayakta sıra bekledikten sonra boşalan bir masaya oturduk. Açıkçası hizmet kalitesini pek beğenmedim. Garsonların yüzü gülmüyor. Ama yediklerimiz güzeldi. Meşhur Amasra Salatası, kalamar, midye, levrek. Selçuk yine irmik helvası diye tutturdu ama nafile. Hatta yemekten sonra başka yerlere de baktık ama bulamadık irmik helvasını. Adam sanki aş eriyor.

Amasra Salatası

Çakraz’a pansiyonumuza geldiğimizde saat on bire geliyordu. Çakraz kordon boyu cıvıl cıvıldı ama bizde hal kalmamıştı. Odamıza çıkıp yarın için durum değerlendirmesi yaptık. Hesapladık, vakit Ilıca Şelalesi ve Valla Kanyonu için yetmiyordu. Biz de bu etabı başka bir zamana bırakıp doğruca Safranbolu’ya gitmeye karar verdik.

15 Temmuz, Pazar

Yolumuz kısaldığı için sabah sekize doğru kalktık. Gece oldukça serindi. Herkes büzüşüp kalmış. Selçuk ile denize gittik. Akşamki dalgalardan eser yoktu. Su da buz gibiydi. Biraz yüzüp güneşlendikten sonra pansiyona dönüp duşlarımızı aldık. Tahir de uyanmıştı. Beraber kahvaltıya indik. Sahil kenarındaki masalarda kahvaltımızı yapıp oteli terk ettik. Motorlarımıza atladığımız gibi Safranbolu’ya doğru gaz açtık.

Kameraya bak pisicik, kuş çıkacak onu yersin 🙂
Amasra Panoramik

Bartın Safranbolu arası yol çok güzel. İki yanınız ağaçlarla çevrili. Ağaçların gölgesinde kıvrıla kıvrıla giden yolda gaz açıyoruz. Tabi ben fotoğraf için duruyorum ve beni bekleyen olmadığından tek başıma yol alıyorum. Bukefalos, Gölge Yeleyi özlüyor açıkçası.

En sevdiğim yollardan biri
Yol manzarası

Manzaralı yollardan sonra Safranbolu’ya ulaştık. Şehri gezmeden önce Mencilis Mağarasını görmeye gittik. Benim iki hafta içinde üçüncü gelişim oldu. Gerçi geçen sefer girişteki adama kızıp içeri girmemiştim. Selçuk ve Tahir önden gittiler. Ben ana holde onları bekledim. Zaten yanımda ne üç ayak ne de Canon vardı. Mağaranın serin havasında ferahladım.

Mencilis Mağarası önü
Mağaranın ağzından manzara

Mağarayı gezdikten sonra tekrar Safranbolu’na doğru yola koyulduk. Uzun uğraşlardan sonra motorları Cinci Han’ın duvarının dibine park ettik. Neredeyse bütün şehri turlamıştık.

Safranbolu
Cinci Han

Cinci Han

Yüzyıllar boyunca Çin’den Anadolu topraklarına uzanan Tarihi İpekyolu üzerinde kurulmuş irili ufaklı yüzlerce kervansaraydan biri de Safranbolu Cinci Han’dır. Cinci Han, Safranbolu eşrafından Karabaşzade Hüseyin Efendi (Cinci Hoca) tarafından 1645 yılında yaptırılmıştır. Mimarının kim olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, dönemin baş mimarlarından Koca Mimar Kasım Ağa tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Hanın inşaatı ile ilgili mimari proje vb. herhangi bir doküman bulunamamıştır. Devşirme olarak yetiştirilen ustaların, tecrübesi ve el becerileriyle yapılmıştır. Tarihi İpekyolu’nun etkinliğini yitirmeye başladığı 20. yüzyıla kadar kervansaray olarak kullanılan Cinci Han, 20. yüzyılın başlarından itibaren Safranbolu esnafı tarafından depo olarak kullanılmış, 20. yüzyılın sonlarına doğru bu fonksiyonunu da yitirmiştir. 1984-1987 yılları arasında devlet tarafından istimlaki tamamlanan tarihi kervansaray, 1990-2000 yılları arasında, birkaç başarısız restorasyon girişiminin ardından DKB A.Ş. tarafından restorasyonu tamamlanarak 23 Nisan 2004 tarihinde Cinci Han Otel adıyla turizm faaliyetlerine başlamıştır. (Kaynak: www.cincihan.com)

Güzel bir yemek yedik. Sıcak sıcak lavaşların, pidelerin arasına lor peyniri, tereyağı, bal sürüp yedik. Hatta menüde irmik helvasını görünce heyecanlandık ama şansımıza kalmamış. Selçuk yine eli boş döndü. Yemekten sonra eşyalarımızı hana emanet edip tarihi şehri dolaşmaya başlıyoruz. O zamanki yaşamı yansıtan müze evlere giriyoruz: Önce Kileciler Konağına sonra Kaymakamlar Evine.

Kileciler Konağı
Kök boyalarla yazılmış yazılara dikkat

Safranbolu yazımdan hatırlayacaksınız o zaman Kaymakamlar Evi’nin içini fotoğraflayamamıştım. Bu sefer kalabalık yoktu biz de rahat rahat konağı gezdik. Safranbolu Kaymakamlığı Kaymakamlar evi ile ilgili bir broşür hazırlamış. Bu bilgileri fotoğraflar eşliğinde sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kaymakamlar Evi (Fotoğraf geçen geziden kalma)

Kaymakamlar Evi:

18 ve 19.yy Türk toplumunun geçmişini, kültürünü ve yaşama biçimi ile teknolojisini yansıtan Safrabnolu Evleri arasında önemli bir örnektir.

Sahibi Safranbolu Kışlası kumandanı Hacı Mehmet Efendidir. Hacı Mehmet Efendi’ye Yarbay karşılığı olan “Kaim – Makam” denilmesi nedeniyle ailesi; dolayısıyla evleri halk arasında bu isimle söylenegelir olmuştur.

Kültür Bakanlığınca Safranbolu’nun Korunması ve Sağlıklaştırılması Projesi kapsamında 1979 yılında kamulaştırılarak restorasyonu tamamlanan Kaymakamlar Evi, 16 Aralık 1981 tarihinde Eğitim Merkezi olarak hizmete açılmıştır. Son yıllarda turizm sektörünün ilerlemesi, konaklama hizmetlerinin hem sayısal hem de niteliksel artışı karşısında ev, Kaymakamlığımız Hizmet Birliğince Müze Ev olarak işlevlendirilmiş; bahçesi ve hizmetli evi de iyileştirilerek kafeterya haline getirilmiştir.

Yorgun konu mankenleri

Gelin Odası

Evin büyük gelini tarafından kullanılan bu oda da çok amaçlı kullanılır. Her odada olduğu gibi oturulur, yemek yenir, uyunur, yıkanılabilir. Bütün eşyalar taşınabilir. Beşik, yatak gibi eşyalar gerektiği zaman ortaya getirilir, kullanıldıktan sonra tekrar yerlerine konur. Bu odadan sandık odasına ve çocuk odasına geçilir.

Gelin Odası
Yer Yatağı ve El İşi Yazma Yorganı

Sofa (Çardak):

Evin en önemli öğesi, odaları birleştiren ve evin tasarımını etkileyen sofadır. Odalar, abdestlik, kiler, merdiven sofaya açılır. Sofada oturulur, yer sofraları buraya kurulur, sıra ve mevlit törenleri burada yapılar, oyunlar burada oynanır.

Sofa: Yer Sofrası
Yüklük ve Gusülhane: Ben arkadaşın kafasını sabunlarken
Mutfak

Dönme Dolap

Evin harem bölümünden selamlığa hizmet eden kadınların yakın aileden olmayan erkeklere kendilerini göstermeden yemek ve kahve alıp vermesi için iki sofa arasında dönme dolap yapılmıştır. Bu dolabın raflarına konan kaplar, dolap elle çevrilerek öbür bölüme iletilerek servis yapılır.

Haremde kına gecesi

Şehri gezip tamamladıktan sonra son olarak Arasta Çarşısına giriyoruz. Boncuk Kahvesinde kahvemizi içip tekrar motorların yanına dönüyoruz. Yazıda bazı yerlerde eski fotoğrafları kullandım. Bunun nedeni yanımdaki makinenin geniş açı problemi olması nedeniyle mekanları tam olarak kareye sığdıramamam. En kısa zamanda motor gezilerim için geniş açılı küçük bir kamera almam lazım. Ricoh GX100 ya da ikinci el Canon S70 modelleri arasında bir seçim yapacağım. Plase Canon Ixus 850 IS ama onda da manüel kontrol yok. Neyse biz gezimize dönelim.

Yine geçen geziden kalma bir fotoğraf
Kahvenin sunumunun güzelliği
Motorlar bizi bekler, tabi yollar da…

Safranbolu’dan ayrılıp Karabük üzerinden Gerede’ye geçtik. Oradan da otobana girdik. Sapanca Berceste tesislerinde son molamızı verdik. Enteresan şekilde pirzolalar her şeyden önce geldi. Bu kadar senedir tesislerde ızgara yerim ilk defa böyle bir şey başıma geliyor. Garsonun kendisi bile şaşırdı. Bir de irmik helvası olsa tam olacaktı ama Selçuk buradan da boynu bükük ayrıldı. Artık İstanbul’a dönünce yer. Sultan Ahmet Köftecisinin güzel oluyor tavsiye ettim ona da.

Son molamız Berceste’de
Izgaraya gel ızgaraya

Yol Berceste’den sonra çok kalabalıklaştı. Neyse ki Bukefalos aralardan derelerden kendine yol buluyordu. O kadar trafik vardı ki otobanda emniyet şeridinden gitmek zorunda kaldım. Eğer otomobille olsam yarım saat fark ederdi İstanbul’a dönüşüm. Bir de dur kalkın sıkıntısı. Bu arada hava kararmış benim koyu vizör görüşümü bozmaya başlamıştı. Kah vizörü açarak kah hız düşürerek gişelere vardım. Turnikeler de kalabalıktı. Benim aklımda en sağda bir OGS geçişi kalmış. En sağa emniyet şeridine giriyorum. Burada trafik yok ama OGS de yok. En komiği bende para da yok :). Üzerimde Berceste’den sonra 50 YKR kaldı. En sağdan en sola trafiği yarıp geçiyorum. Siz bunu evde denemeyin. KGS biraz zor olduysa da orayı da geçip ilk OGS gişesinden geçmeyi başarıyorum. Beş dakika sonra evimdeyim. Hemen hit dizim Heros’u seyretmeye koyuluyorum. Bir gezi daha böylece sona erdi. 1050km yol yapmıştık.